ŞARKILARIMIZ, TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ – III, Hasan Tahsin Deda
Nehirden Dergisi’nin Mart-Nisan 2026 ve Mayıs-Haziran 2026 sayılarında yayımlanan yazı dizimizin 1.ve 2. bölümünde de yer aldığı üzere, yaşanmışlıklarımızın bir yansıması olarak kalbimizde hissedilenler; önce sözlere, sonra notalarla yoğrulup nesiller boyu unutulmaz eşsiz musiki eserlerine dönüşerek, nesilden nesile aktarılan, gönlümüzde iz bırakan şarkılarımıza ve türkülerimize dönüşürler.
Yıllar boyu doyumsuzdurlar ve her seferinde aynı duygu, aynı hazla dinler ve eşlik ederiz. Çünkü içtendir, bizdendir ve bizi anlatır.
Bazen hüzünlü nağmelerle içimizi burkarken, bazen de neş’eli ezgilerle içimizi kıpır kıpır yapar, kimi zaman da bizi alıp geçmişe götürendir ve anı kokar, hasret kokar, sevgi kokar, sıla kokar, yar kokarken görünmez yaralarımıza dahi merhem olur, yıllarca dillerde dolanır ve her duyguyu, her anı en iyi yansıtan “Özü”, “Müzik”tir çünkü bu şarkılarımızın ve türkülerimizin…
Bu yazı dizisinde birçok şarkı ve türkünün az bilinen ve özünde yatan hikayelerine yer verilmektedir.
-Türk Sanat Müziği’nin unutulmaz eserleri arasında yer alan “Makber” şarkısı, Cumhuriyet öncesi dönemin “acıyı ve ölümü” en iyi anlatan ve “Şair’i Azam” sıfatını almış diplomat, şair ve oyun yazarı olan Abdülhak Hamit Tarhan’ın ilk eşinin, 1885 yılında ölümünün ardından yazdığı mersiye (ağıt) tarzındaki şiirinin, adıdır.
Abdülhak Hamit Tarhan, kolay kolay kimyesi beğenmeyen bir kişidir. Ancak, Fatıma hanımı görür görmez ona aşık olur ve hemen evlenir. Hatıralarında, Fatıma’yı gözünden bile sakındığını belirterek, hayallerindeki aşkı yaşadığını vurgular. Farklı görevlerdeki işi nedeniyle, pek çok kez ayrı düşseler de aklı hep eşindedir.
Ancak, 1883 yılında Fatıma’nın verem hastalığına yakalanması ve Bombay’ın havasının ona iyi geleceği düşüncesiyle birlikte Bombay’a giderler. Fakat eşinin hastalığı beklenilenden daha kötü gelişir ve 1885 yılında aile toparlanarak İstanbul’a dönmeye karar verir. Beyrut Valisi Nasuhi Bey’in konağında yolculuğa mola verdikleri sırada Fatıma hanım vefat eder. Abdülhak Hamit Tarhan 40 gün boyunca Beyrut’ta kalır, her gün yas içinde eşinin mezarına gider ve Makber şiirini de bu süreçte kaleme alır.
Altı ay sonra İstanbul’a dönen Abdülhak Hamit Tarhan, bir gün Gülhane Parkına gider ve orada bulunan halka Makber şiirini okur. Dört kıt’a’dan oluşan oldukça uzun olan bu şiiri, 1907 yılında Mehmet Baha Pars, Rast Makamında besteler ve Hafız Burhan’da 1927 yılında bu eseri plak yaparak ölümsüzleştirir. Şiirin, bestelenen bölümünün dizeleri şöyledir;
Her yer karanlık pür nur o mevki
Mağrip mi yoksa makber mi ya Rab
Ya habgah-ı dilber mi ya Rab
Rüya değil bu, ayniyle vaki
Kabri çiçekten bir türbe olmuş
Dönmüş o türbe bir hacle-gahe
Bir hacle-gahe dönmüşse türben
Aç koynunu aç maşukanım ben
-“Bitlis’te Beş Minare” adıyla Halk Müziği’mizin yıllardır dillerde söylenen anlamlı türküsünün hikayesi ise şöyledir; Rus işgali sırasında Bitlis harabe bir şehir haline gelmiştir. Birçok imkansızlıklar içinde zorlu kurtuluş mücadelesine giren milletimiz, sonunda giriştiği bu haklı mücadeleyi yiğitçe kazanmış ve düşman, Bitlis ve Van’ı terk edip gitmek zorunda kalmıştı. Düşmanın Bitlis’ten çekilmesinden sonra savaş esnasında Bitlis’ten yaralı ve perişan halde göç etmek zorunda kalan bir baba ve oğlu, Bitlis’e tekrar dönmek üzere yola çıkarak, şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine gelirler. Babası, şehirde bir canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre gönderir.
Baba, dağ eteğinde hasta ve bitkin bir halde beklerken bir süre sonra oğlu geri döner ve uzaktan babasına şöyle seslenir; “Baba şehirde yaşama dair hiçbir iz yok. Bitlis’te sadece beş tane minare ayakta kalmış, geriye kalan her şey harap olmuş.” Bunu duyan baba adeta yıkılır. Çünkü tüm sevdikleri, hatıraları, evi barkı bu topraklardadır.
Bulunduğu yere diz çöken baba, oğlunu da yanına çağırarak gözyaşları içinde aşağıda sözleri yer alan ağıdı yakar. Bu ağıt da o anlamlı hikayesiyle ve “Bitlis’te Beş Minare” adıyla, Anonim bir eser olarak halk türkülerimiz arasında yerini alır.
Bitliste beş minare
Beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yare
Beri gel oğlan beri gel
İsterem yanan gelem
Beri gel oğlan beri gel
Cebimde yok beş para
Beri gel oğlan beri gel
Tüfengim dolu saçma
Beri gel oğlan beri gel
Güzelim benden kaçma
Beri gel oğlan beri gel
Doksandokuz yaram var
Beri gel oğlan beri gel
Bir yara da sen açma
Beri gel oğlan beri gel
-Türk Rock Müziği’nde önemli bir yer edinen Duman grubunun, “Bal” adlı şarkısının da çok hazin bir hikayesi bulunmaktadır. Grubun solisti Kaan Tangöze, ilk albümünün çıkacağı gün sevgilisi Ahu Paşakay ile tartışır. Tartışmanın akşamına ise albümden de şarkıların yer aldığı ilk konserleri vardır. Kaan, tartışma yaşamalarına rağmen sevgilisinin de konsere geleceğini düşünür.
Bu ilk albümdeki çoğu şarkıyı da sevgilisine yazmış olan Kaan Tangöze, Ahu’ya yazdığı şarkıları seslendirerek kendisini de böylece affettireceğini düşünür. Konser başlar ve Kaan, Ahu’ya yazdığı şarkıları birer birer okumaya başlar, sevgilisini seyirciler arasında göremez ama orada olduğunu düşünür hala. Konser biter ve Kaan sevgilisini kulise beklerken, grubun diğer üyeleri acı haberi Kaan’a söylerler.
Ailevi problemleri bulunan ve bu nedenle de psikolojisi bir hayli bozuk olan Ahu Paşakay, konser başlamadan önce intihar etmiştir.
Kaan Tangöze, bu olaydan sonra evine kapanır ve çok uzun süre onu kimse dışarıya çıkaramaz. Sevgilisinin intiharının üzerinden geçen süreler ve içe kapanıklık, Kaan’ı da değiştirmiştir. Duman grubunun ikinci albümü onların çıkış yaptığı albümdür tartışmasız. Her Şeyi Yak şarkısıyla büyük bir hayran kitlesine ulaşan grubun ikinci albümdeki tüm şarkılar, Kaan Tangöze’ye aittir.
Bu albümde yer alan, Kırmış Kalbini, Ah, Manası Yok, Elimdeki Saz Yeter Canıma, Haberin Yok Ölüyorum adlı şarkılar, Kaan tarafından Ahu’ya ithafen yazılmıştır. Ve yine özellikle bu albümdeki “Bal” şarkısı da aynı şekilde Ahu’ya hitabendir. Fakat Bal şarkısını diğerlerinden farklı kılan, Kaan’ın bu şarkıya hepsinden fazla önem vermesi ve Duman grubunun da bu şarkıyı hiçbir konserinde söylememesidir.
İşte Kaan Tangöze’nin, etkisinden hiçbir zaman kurtulamadığı büyük aşkı Ahu Paşakay’a ithafen yazıp, müziğini yaptığı “Bal” şarkısının sözleri şöyledir;
Aşkım sen benim canımsın
Kanıma karışmış kanın
Söyle kimlerden kaçarsın
Boşuna durmadan ağlarsın
Yavrum sen benim balımsın
Tadına alışmış canım
Aaah güzel kuşum gir kanıma
Ben zaten sarhoşum
Nerdesin…sevgilim…
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Söyle nerdesin bal
Artık benlesin bal
Artık sen benim canımsın
Canlı kalan tek yanımsın
Farklı ortamlarda ve çeşitli ruh hallerimizle kulaklarımızda yankılanan birçok şarkı ve türküyü, hikayelerini bilerek dinlediğimizde; o eserler, daha anlaşılır olmakta ve ruhumuzun derinliklerinde de daha anlamlı bir iz bırakmaktadır.
39. sayıdan