|

BALIKÇI KAHVESİ

Yazar: Ayşen KÜÇÜKOĞLU

Donmuş gölün etrafında köpeğini sabah yürüyüşüne çıkarmıştı. Alı- şık olduğu iyot kokusu havada yoktu. Etrafını saran yüksek ağaçlardan, mis gibi çam kokusu yayılmıyordu. Hava buz gibi sanki insanın beynine bıçak gibi saplanıyordu. Ding! Gelen bir mesaj sesiyle telefonuna baktı. Kardeşi; bir zamanlar çok sık gittikleri balıkçı kahvesinde çay, gevrek keyfi yaparak günü sonlandırıyordu. Rüzgar’ın nefesi kesilir gibi oldu… *** Ah İzmir; çocukluklarında sömestr tatillerinde halalarına giderler- di. Büyükşehir (!) ne renkli gelirdi… O dönemin ilk asansörlerinden olan minik kutuya iki çocuk, bir yetişkin ancak sığar; ağır ağır, arada garç gırç sesleri içinde beşinci kata çıkarlardı. Evin ön cephesinde deniz manzarası vardı. Ancak ev sobalı ve ön cephe soğuk olduğu için genelde arka oda da oturuyorlardı. Arka odadan bakıldığında karşıda boş (insan yapısı, bina olmayan) bir tepe görünürdü. Güneşli günlerde, bu tepede ki badem ağaçlarının altından kır lalelerini toplarlardı. Pembe, mor, beyaz; renk renk akide şekeri gibi kır lalelerini. Sonra bu güzellikleri annelerine, halalarına verirlerdi. Eve gelene kadar avuçlarında boyunları bükülen bu kır çiçekleri suyu görünce hemen canlanır, dikleşirlerdi. Bazı günler ku- zenleriyle monopoly oynarlar, çoğu zaman oyun kavga ile biterdi. Akşam olunca yoldan geçen arabaların biri senin biri benim oynarlar, en çok kırmızı araba sayan kazanırdı. Rüzgar üniversiteyi bitirince, çocukluğundan beri yaşamak istediği şehirde iş bulup burada kök salmaya çalıştı. Sıcak İzmir yazlarında, sabah otobüse bindiğinde bile insanların yüzlerinde bir tebessüm, hemen herkes göz tanışı. Her gün aynı şoför; gülerek, misafirlerini günaydınla karşılıyordu. Kardeşi de üniversiteyi bitirmiş, İzmir’e yerleşmiş; her şey çok güzeldi.

Zamanla tepeler dolmaya, trafik sıkışmaya başlamıştı; güzel körfez de kokmaya… Körfezin temizliği yirmi yıla yakın sürdü. Çok şükür temizlendi. Bu arada onunda bir arabası oldu. Sadece arabası mı, eşi ve iki çocuğu; hayatının renkleri. Kardeşi de evlenmişti. Artık Karşıyaka da yaşıyorlardı. Vapurdan indiğinde bazı günlerde iskele çıkışında satılan nergis, sümbül, bazen de o kır lalelerinden alıp eşine verir, ev şenlenirdi. Kır laleleri artık onların toplayabilecekleri mesafe de değildi. Şehir büyüyor lalelerin doğal ortamları onlardan uzaklaşıyordu. İzmir artık eskisi gibi görünmüyordu gözüne. Her şey değişiyordu hayaller, insanlar, şehirler, ülkeler… Zaman zaman kardeşi Köksal’la beraber kafalarında pek çok sorun; dertleşip konuşarak, uzun sahil yürüyüşleri yapıyorlardı. Çocukluktaki şimdi ne oynayalım arayışları yerini günlük sorunları nasıl çözerize bırakmıştı. Dört ayaklı dostu Bobi koşarak; köhne, kenar da kalmış bir balıkçı kahvesinin etrafında uçuşan martıları kovalamaya başlamıştı. Bobinin kovalamacasına sadece martılar değil, aynı zamanda kayaların arasında, nasipleri peşinde koşan pek çok kedi de katıldı. Buradan hemen ayrılmak mümkün olmadı. Tüylü dostları sayesinde çok güzel anıları paylaşacakları balıkçı kahvesini keşfetmişlerdi. Orhan abi kırlaşmış sakalları, ağ toplamaktan nasırlaşmış elleriyle iki demli çayı hiç sormadan getirmiş. “Bunlar bizden, sohbet ekstradır, isterseniz! Gevreğinizi peynirinizi siz getirirsiniz, adetimiz budur.” Deyip göz kırpmıştı. Birden sanki boyut değiştirmişlerdi. Meğer hayat gayesi içinde ne kadar boğulmuşlar. Burada sanki zaman durmuş- tu. Bir tavla partisi, “pencüse severler güzeli genç ise” muhabbetleri, İzmir’in gittikçe artan karmaşasından onları uzaklaştırmıştı. Ekonomik sıkıntılar, çocukların eğitim sorunları, gelecek endişeleri… Kendilerinden geçmişler, çocuklarının gelecek kaygıları önlerine du- var olmuştu sanki. Bu duvarı aşmak için her biri bir yol arıyordu. Sorunlar zamanla bu kahveye de taşınmış, çözüm de burada karşılarına çıkmıştı. Balıkçı dostlarının bir yakını Ka- nada’ya göçmenlik başvurusunda bulunmuş, oraya gitmiş ve ailecek oldukça huzurlu olduklarını, aradıklarını bulduklarını anlatmıştı. Bun- dan etkilenen kardeşlerde fazla vakit kaybetmeden göçmenlik başvurusunda bulundular. Rüzgar’a kısa sürede göçmenlik onayı geldi. Sevinçle gittiği balıkçı kahvesinde müjdeyi kardeşine verdi. Ama nedense Köksal’ dan istediği tepkiyi alamadı.

“Aman kardeş enseyi karartma hemen, ben gideyim arkasından sizleri de almanın bir yolunu elbette buluruz.” diye kardeşine sarılmıştı. Bir tavla turu daha yapıp, getirdikleri gevreklerini yiyip, tavşan kanı çaylarını yudumlarken gün batımında bir fotoğraf çektiler, nede olsa bugün kayıtlara geçmeliydi. Gittikçe ısınan İzmir’den serin Kanada’ya gitmek! Çocukların stres den, çekişmeden uzak bir eğitim alabilecek olması, insanların özlerini kaybetmeden para kazanabilecekleri düşüncesi, Rüzgar’a yeniden umut vermişti. Karde- şini ve ailesini en kısa sürede yanına aldıracaktı. Birkaç ay içinde işlerini toparlayıp Kanada’ya uçtular. Yeni mem- lekete gitmenin heyecanı, işin gücün çok olması nedeni ile sık sık Köksal’la görüntülü görüşememişlerdi. Birkaç ay sonra yapılan görüntülü telefon görüşmesinde Köksal sanki daha durgun ve zayıftı. “Kardeşim bu kadar sevildiğimi bilmiyordum yokluğumda eridin. O zevcene söyle de sana biraz ilgi göstersin, sende kendine dikkat et bana burada lazımsın!’’ Gel gör ki Köksal sevimsiz hastalığı ile boğuşuyordu. Durumunu Rüzgar’ın ona göçmenlik müjdesini verdiği gün öğrenmiş, fakat bir şey söyleyememişti. Ne de olsa kardeşi o günlerde ki en büyük hayaline kavuşmuştu, hastalıktan bahsetmek onu buraya demirlemek demekti. Ama o Rüzgar’dı gitmeliydi. Bu sadece onun değil yeğenlerinin de hayatına müdahaleydi, buna hakkı yoktu. İyileşme umuduyla epey uğraştı ancak sonuç alamadı. Abisinin gidişinden sonra birkaç telefon görüşmesi yaptılar. İkisi içinde en zor telefon konuşması hastalıkla ilgili haberin verildiği gündü. Rüzgar o güne takıldı kaldı, yaşam neydi… Bundan sonrası Rüzgar’ın uzaktan yardımcı olmak için bulduğu dok- torlar, hastaneler vs. Ne yazık ki tüm çabalar boşa çıkmıştı! Rüzgar kardeşinin ölüm haberini aldığında eli kolu bağlı; son gitmek istediği yerde, yeniden yaşama adım atmaya çalışıyordu… *** Telefon uygulamaları işte; bir yıl önce bunu paylaşmıştınız diye, Rüzgar’ın önüne kardeşi ile çekilmiş balıkçı kahvesindeki son fotoğrafı getirmişti. Ankara; 5 Aralık 2022

Bu yazı, Nehirden Kültür Sanat ve Edebiyat Bülteni’nin 12. sayısında yayımlanmıştır.

Similar Posts

  • |

    Göynekli

    Çocuk edebiyatına kazandırdığı şiir ve öyküleriyle tanınan, emekli öğretmen, şair- yazar Ümran Erol bu kez Klaros yayınlarında, Mart 2022’ de basılan “Göynekli” adlı romanını edebiyat dünyasında okurlarıyla buluşturuyor.İlgiyle okuduğum “Göynekli” romanını tanıtmak amacıyla roman üzerine düşündüklerimi, yorumlarımı okurlara aktarmak istiyorum:12 bölümden oluşan romanın bitiminde 1.2.3. numaralarla final yüklemesi yapan yazar, okuru romanın bitiş finaline ortak…

  • |

    Bağımsızlık, Ada Altıntaş

    Yıl 1919 kalktım bir bomba sesiyleHemen koştum annemin yanınaAnnem dedi “Kızım korkma savaş var”Hemen ışıkları kapattım ve girdim masanın altına Sabah oldu çağırdılar babamıGittik babam, annem, ben cepheyeAnnem yemek hazırladıBen askerlerin yaralarını sardım 4 yıl sürdü savaşKazandık CumhuriyetiAldık Bağımsızlığımızı Angora Sınav İlkokulu 4. Sınıf Öğrencisi

  • ŞARKILARIMIZ, TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ – III, Hasan Tahsin Deda

    Nehirden Dergisi’nin Mart-Nisan 2026 ve Mayıs-Haziran 2026 sayılarında yayımlanan yazı dizimizin 1.ve 2. bölümünde de yer aldığı üzere, yaşanmışlıklarımızın bir yansıması olarak kalbimizde hissedilenler; önce sözlere, sonra notalarla yoğrulup nesiller boyu unutulmaz eşsiz musiki eserlerine dönüşerek, nesilden nesile aktarılan, gönlümüzde iz bırakan şarkılarımıza ve türkülerimize dönüşürler.Yıllar boyu doyumsuzdurlar ve her seferinde aynı duygu, aynı hazla…

  • Nefret, Gülümser Öğütçü Egüz

    ‘’İzmir’e geldim, sana uğramak istiyorum, özledim seni Selma’’ dedi. Görüşmeyeli çok olmuştu. Üniversiteden en yakın arkadaşımdı. İyi anlaşırdık. O Samsun’dan, ben İzmir’den gelmiş, yurtta aynı odayı paylaşıyorduk, yataklarımız yakındı. Selma güzel fal bakıyordu, maddi olarak zorlandığını hisseder kahveleri ben ısmarlardım. Çoğu geceler hem kahvelerimizi yudumlar, sohbet eder, günlük yaşadıklarımızı, sıkıntılarımızı hayallerimizi paylaşırdık. Mezun olduktan sonra…

  • Rehberim Sizsiniz

    Minnettarım sizlere,Öğrenciyi evlat gören,Asalet timsali,Babacan öğretmenlerim,Ayrıdır bende yeriniz,İnsan kaybetmek değil,Kazanmak, hedefiniz,Unutulur mu?Destekleriniz Sayenizde,Çalışıyorum,Hayatı ders biliyorum,Saygılarımla, sevgilerimle,Ellerinizden öpüyorumİşleyen demir ışıldar,Eğitim aşkıyla yanar,Çağdaş uygarlık seviyesinde insan,Dağlar deler,Denizler aşarDayanağım,Aşıladığınız umutlar,Olsun isterim,Mutlu yaşam,Bu yolda,Arkadaşım ve rehberim sizsiniz 5. sayıdan

  • |

    ÜÇ KÜÇÜREK ÖYKÜ

    Tahtadan Kukla Tam günün ortası. Dışarıda yaprak kımıldamıyor. Yabancı arabaların korna sesleri… Hayat durmaksızın uğuldayan ırmak. Gözlerimi kapatıyorum. Belki bir dakika bile değil. Tahtadan yapılmış bir kukla bu. Adam. Sakin ve ağırbaşlı. Koltukta oturuyordu belki de uzanmıştı. Ansızın ayağa kalktı. Kendi kararıyla, istemli. Oyuncak sepetine girdi, kapağı kapattı. Bana doğru bakmıyor bile. Fakat beni gördüğünden…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir