Avatarlarımız ve Biz

Postmodern Tanrılar Çağı’nda maskelerimiz yetmiyor artık bin yılların tortusunu gizlemeye, her birimiz bir avatarın içinde yaşıyoruz. Kendi bozuk ya da düzgün imlamızla çizdiğimiz…
Kimi hüzünlü kimi neşeli avatarlarımızın. Hareketli ya da durağan… Savruk, yorgun, alacalı, düzensiz olsa da çekirdek; en dıştaki katman rengarenk ve albenili. Aynaya baktığımızda gördüğümüz işte o en dış katman. Saçlarımızı tarıyor, makyaj yapıyoruz, çoğu kez bir kalem bir ruj olsa da… Giyinip kuşanıp dışarı çıkıyoruz. Evdeki ‘biz’leri aynalarda bırakarak. Kapının önünde, asansörde, sokakta, işte, okulda, alış veriş merkezlerinde kısacık birer merhaba, hal hatır sorma… Genelde iyilik sağlık!
Orta yaşlı bir adam simit satıyor. Genç ve üstü başı kirli bir kadın çöpün başında. Kumrular elektrik kablolarına sıralanmışlar. Kedilerin gözleri üzerlerinde… Birkaç çocuk sokakta oyun oynuyorlar. Az ötemizde kara yağız bir cadde, hızlı akan bir ırmak gibi çağıldıyor. Kalabalıklar savruluyor kendi hallerince… İnsan değil onlar birer avatar. İnsan en dipte bir yerlerde uyukluyor ya da gece gündüz ağlamaklı…
Toplum denilen eskiden organik, bugünlerde inorganik yapı son derece karmaşık ve acımasız. Antik Yunan mitolojisindeki Procrustes’e benziyor. Mitolojik anlatılara göre Procrustes’in evinde demirden, biri uzun öbürü kısa boylu iki yatağı varmış. Eğer kurbanı iri ve boyu uzunsa onu küçük, kısa boylu yatağa yatırır, sonra da bıçağıyla, kılıcıyla, onlar da yetmezse çekiciyle, balyozuyla zavallının her türlü fazlalıklarını, kolunu, bacağını bağırta çağırta boyunu kısaltıp yatağın boyuna uygun hale getirirmiş. Yok eğer boyu kısaysa bu kez de eze eze inceltip boyunu uzatırmış. Mitoloji gerçeklik gömleğini tamamen ters düz etmekte yetenekli. Bazı yorumlara göre Procrustes bu yanıyla belirli kalıpların dışına taşıp çıkan kim ve ne varsa bunların zorla da olsa genel geçer kavramlara uydurulmasıyla görevli bir kahramanmış da… Toplum işte bu taş kalpli canavara / eşkıyaya benzer. Biz de onun taş kalpliliğinden çekindiğimizden olsa gerek kalın kabuğunu yuva bilen kaplumbağalar gibi avatarlarımızın güvenli sandıklarında yaşamayı yeğliyoruz çoğu kez. Dişlisi olmayı hiç mi hiç istemediğimiz fakat içine doğduğumuz tuhaf bir düzenin demirden yatağına sürgün…
Kötücül insanlar bazen birbirlerini yeseler de en çok iyi insanların etlerini severler. Çağlar boyunca katledilen filozof, bilim insanı, sanatçı, devrimci… daha güzel, daha aydınlık günlere inanıyorlardı. İyiliğin düşmanlarının katlini vacip buldukları düşbaz / sıradanlığa aykırı / bağlı bulundukları toplumdan ileri insanlar tarihin akışını bedel ödeyerek değiştirdiler. Kanatlı ya da kanatsız bütün kuşlar ve kelebekler ölürler fakat düşünceleri/ kuramları/idealleri/ düşleri muhteşem bir devri daimin toz zerrelerinden de ufak parçacıklarıdır. Her halleri ile kalıcıdırlar. Kimi zaman göğe ağar, kimi zaman yere yağarlar… Dere, ırmak, göl, deniz, yer altı suları da hep onlardandır.
İyilik doğası gereği sessizdir, sakindir, saldırı bilmez, sesini yükseltmez. Kötülük ise gürültücüdür, yayılmaya eğilimlidir, habistir, saldırgandır, bağırır çağırır, taktiği sindirmek üzerine kuruludur. Şöyle bir örnek verelim; dünyaya gelmiş bir canlının bedeninde bulunan sağlıklı hücreler yenilenir fakat çoğalmaz. Sağlıksız hücreler ise çoğalmak hangi organa musallat olduysa onu kaplamak eğilimindedir. Sürekli saldırır. İyilik susmamalı, söylemeli; doğruyu güzeli işaret etmeli. İyiyi iyice, doğruyu doğruca, güzeli güzelce söylemeli. Zaten onun dili de üslubu da budur.
Dünya insan yüzünden sayısız hileli bir gezegen. Savaş, kargaşa, kin, ezim ve sömürü ile yolun sonuna ya da uçurumun ucuna gelmiş gibiyiz. Hırsımızın ürünü olan kapitalizm ve emperyalizm insanın ve doğanın pimini çekti. Birdenbire mi, hayır. 19. yüzyıldan günümüze dek yavaş yavaş oldu bu. 19. yüzyılda masumiyetimizi kesin olarak terk ettik. “Talihin elinde oyuncak oldum,” der bir şarkı sözümüz. Herkesçe bilindik ve saygın (?) dünya liderleri (?) elleri kolları bağlı gidişatı izliyorlar. Pek telaşlı da gözükmüyorlar, içten içe ne yaşadıkları bilinmez. Çözüm yine öncelikle avatarlarımızı çıkarıp bir yana koymak; çelikten daha güçlü zırhlarımızı, miğferlerimizi kuşanmak; her zamanki gibi sivil fakat örgütlü insiyatifte. Feleğin tekerine çomak sokabiliriz yine ve hep yeniden.
Hüzünlüyüm, umutsuz değilim.

6. sayıdan

Similar Posts

  • | |

    Oyun, Ada Altıntaş

    Annem, evde temizlik varDışarı çıkmak ister misin, dediAldım bebeğimi ve suyumuÇıktım dışarıGördüm Ayza ile Arya’yı. Gittik birlikte parka,Kaydık kaydıraklardanSaat oldu akşam 07.30Annem bağırdı camdan;“Hadi gel.” diye. Bay bay dedimAyza ve Arya’yaNeşeyle yattımGördüm güzel bir rüya. (*) Angora Sınav İlkokulu 4. Sınıf Öğrencisi

  • cennette esen rüzgarlar, Bahri Yıldızbaş

    İnsan diyorum, özellikle öğretmenler, öğretmenlerin sosyal olanları İLE çok sosyal ve hareketli olanları; binlerce insan tanırlar. Çevreleri, okul arkadaşları, öğrencileri, öğretmen arkadaşları, daireden arkadaşları, velileri, sosyal çevreleri, aileler, komşular, akrabalar, dostlar, dost olmayanlar ve niceleri. Çoğunu unuturlar ve bir daha hatırlamazlar.Yolda görseler bile, tanımadıkları olur.Çok azı, bazen akıllarından geçer.Bazılarını, arada bir hatırlarlar.Bazılarını, hep hatırlarlar.Bazılarını, görmek…

  • Ferzan Özpetek

    Hem Türk hem de İtalyan vatandaşı olan Ferzan Özpetek İstanbul’da doğar. Yirmili yaşlarından beri İtalya’da yaşayan yönetmen orada sinema tarihi, sanat tarihi, kostüm dersleri alır ve yönetmen yardımcılığı ile de sinemaya adım atar.İlk filmi Hamam’ı 1997’de çeker. Daha ilk filminde iyi bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Hamam’da bir İtalyan’ın gözüyle İstanbul’u gezerken, Türkiye’yi özellikle…

  • İlk Mesaj

    Yapılması gereken işler onu bekliyordu fakat bir türlü masanın başına oturamıyordu. Onun gülümsemesi, adıyla seslenişi, ilk karşılaşmaları… İlk karşılaştıkları gün güneş daha parlaktı sanki. Çiçekler güzel yapraklarını açmıştı. Ona göre tam bir film sahnesi gibiydi o gün. Hiçbir detayı unutamıyordu. Gerçi unutmak da istemiyordu. Düşünmekten memnundu fakat yapması gereken işlere de bir an önce başlaması…

  • Üç Küçürek Öykü

    Esmer Bir KalabalıkBir genç kızın ayakları ıslanmıştı, durgun akan derenin taşları acıtıyordu parmak uçlarını. Zeytin yeşili sulara baktı, sonra gökyüzüne… Çığlık çığlığaydı göçmen kuşlar, güneyde esmer bir kalabalık. Omuzlarına dökülen saçlarını tuttu. Ansızın neden kar yağdı başına; neden vakit akşam, mevsim kış oldu, anlayamadı. (6 Haziran 2023) Çığlık Çığlığa Sahildesin, yavrusu içinden koparılmış istiridyenin yanı…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir