T SÜTUNU VE HATIRLAMAK

Zamanla unutulur ve bir anda unutmuş olur insan, sonra da kendinden emin bir tonla unuttum der veya olandan habersizce unutmuşum diye şaşırır. Unutma sürecindeki bir andayken unutuyorum dediğinde insan, iradesinin gücüne mi işaret eder, durumunun çaresizliğine mi? Bir kişi isterse kendi kendine unutabilir mi ya da insanlık olarak neyi unutup neyi hatırlayacağımıza karar verebilir miyiz? Peki ya unutturanlar unutturduklarını unutturmak için mi unutturdu yoksa hatırlayacak başka olaylar seçtiler ve galip geldiler de onların hatırlamak istemediklerini insanlık olarak unuttuk mu? Ortak bir hafızamız varsa veya olacaksa bunu nereden ve nasıl başlatmalıyız? Şu an bir tarihin içinde olduğumuza göre, geri ve ileri sayacağımız başlangıç noktasını hatırlamak mümkün, peki ya başlangıç noktasını yeniden belirlemek mümkün mü? İnsanın hatırlamak istediklerini hatırlayabilmesi ile unutmak istediklerini unutabilmesi arasında bir bağ olmalı, gerçi bu eylemlerin istencimizle bir alakası olmayabilir de. Tek tek insanken de bir bütün olarak insanlıkken de şu an hatırladıklarımız geleceğimizi çoktan düğümlemişse eğer kendi kendimizi kapana kıstırdık demektir.
Karmaşık cümlelerin cazibesi ve var olmanın tadı. Sartre “Edebiyat nedir?” üzerine düşünmeyi denerken, insanın ne yazacağına ve nasıl yazacağına karar vermesi halinde yolunu açık görür. Bu ikisi arasındaki uyumluluk durumunda, fiziğin matematikçileri yeni bir simgecilik üretmek zorunda bıraktığı gibi, toplumsallığın ya da doğaötesinin durmadan yenilenen gerekliliklerinin de yeni bir dil, yeni teknikler bulmaya bir çağrı yaratacağını saptar. Bu kitabında ne yazılacağına ilişkin Kelebekler ya da Yahudilerin Durumu olarak iki kategoriye işaret etmiş , bu ayrımın sebebi söz konusu kitapta yer alan denemelerin 1947 yılında yayınlandığını öğrenmemizle anlaşılabilir. Günümüzde nasıl yazılır sorusunun cevabı kodlanabilir bir algoritmadan ibaret. Ancak ne yazacağımız konusunda, teknoloji pek bir değişikliğe sebep olamadı. Kısa süreliğine ne yazacağımızı unutup, yapay zekayla rekabet halinde olmadığımızı hatırlayarak, insanın klavye kullanmak yolu ile nasıl yazdığı hakkında düşünmeyi deneyelim. Üzerinde harfler olan pek çok tuşa, tek tek farkına varmadan ancak bütünü düşleyerek, önceki deneyimlerimizin sinir sistemimizi tetiklemesi sayesinde parmaklarımızla tıklamamız bir dizi oluşturuyor ve tabi doğru zamanda o pek çok tuşun içlerinden en uzununa basarak da diziyi kelime kelime birbirinden ayırabiliyoruz. Yazmak istediğim konuyu seçmem halinde, parmaklarım tuşlara basıveriyor ve dökülen satırlar, karşılaşacağım harf ve boşluk sırasının bir bütün olarak okur tarafından anlamlı bulunması halinde denemeye dönüşüveriyor. Gelin biz nasıl dans ettiğinin sorulması üzerine kafası karışan kırkayağa dönüşmeden, olana bakmaktan aldığımız keyifte uzlaştık diyelim. Peki, içinde yaşadığımız dünya Kelebekler’e bakamayacağım kadar zihnimi kurcalıyor ve kendimi bir türlü güvende hissedemiyorsam, Kelebekler üzerine samimi olarak yazmam mümkün olur mu, ya da sadece Kelebekler üzerine yazılmış bir yazı eksik kalmış olmaz mı? Bir tek bugünü yaşıyor ve bugünün dertleriyle endişeleniyor olsam yazabilirdim elbet. Tekrar tekrar üstünden geçtiğimiz insanlık tarihi ve yarınla ilgili olabilecekler hakkında zihnimde canlananlar yüzünden, hayatta kalma güdüm gereği yapabildiğim tek şey, görüş alanımdaki Kelebeklerin önümden çekilmesini dilemek oluyor. Ne oldu bize bilemiyorum, belli ki insanlığın ilk bir arada bulunma alanını inşa ettiğimiz günlerdeki bir arada olabilme motivasyonumuzu yitirdik. Göbeklitepe’nin T sütunlarını nasıl işlediğimizi hep beraber unuttuk veya kendi kendimize unutturmanın bir yolunu bulduk. Kim bilir ne güzel sohbetler etmiştik, şimdikinden çok daha az sayıda kelime kullanarak. Ancak eminim gülmüş ve eğlenmiştik de,

14. sayıdan

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir