Tuz

Deniz o sabah çekilmemişti. Köydekiler bunu önce fark etmedi. Balıkçılar teknelerini hazırladı, kadınlar kapılarının önünü süpürdü, kahvenin sahibi Mustafa da tahta sandalyeleri her zamanki gibi duvarın dibine dizdi.
Sonra biri, denizi gözleyerek, “Su fazla yukarıda,” dedi.
Bu sözü kimin söylediğini daha sonra hiç kimse hatırlayamadı. Fakat cümleyi duyan herkes denize dönüp baktığında suyun gerçekten de fazla yukarıda olduğunu gördü.
Deniz gece boyunca yükselmiş, kıyıdaki iri taşları örtmüş ve yıllardır kumların üzerinde duran eski kayığın yarısına kadar ulaşmıştı. Buna rağmen ortada tek bir dalga yoktu. Su, sanki bir şey bekliyormuş gibi dümdüz uzanıyordu.
Narin, evinin penceresinden insanların kıyıda toplandığını gördü, fakat yanlarına gitmedi. Üç gecedir uyuyamıyordu. Her gece aynı saatte evin arkasındaki dut ağacının dalları pencereye vuruyor, hemen ardından denizden bir ses geliyordu.
İlk gece bu sesi rüzgâr sanmıştı. İkinci gece duyunca kalkıp pencereyi kapatmış, üçüncü gece ise sesin adını söylediğini işitmişti.
“Narin.”
Ses ne yüksek ne de bir fısıltı kadar alçaktı; sanki adı denizin içinde uzun zamandır bekliyormuş da bir dalga onu kıyıya bırakmış gibiydi.
Narin o gece pencereye yaklaşmadı. Çünkü annesinin yıllar önce söylediği bir sözü hatırlamıştı.
“Deniz seni adınla çağırırsa cevap verme.”
Narin çocukken bu söze gülmüş, “Deniz benim adımı nereden bilecek ki?” diye sormuştu.
Annesi gülmeden, “Deniz her şeyi bilir,” demişti.
Narin’in annesi denizden korkar, yine de bütün ömrünü onun kıyısında geçirirdi. İnsan bazen korktuğu şeyden uzaklaşamıyor, bazen de en çok uzaklaşamadığı şeyden korkuyordu.
Narin o sabah kapısını açtığında eşikte küçük bir kız çocuğunun oturduğunu gördü. Beş, belki altı yaşındaydı. Beline kadar uzanan saçları ıslak değildi, fakat aralarında ince kum taneleri vardı. Ayakları çıplaktı.
Narin çevresine bakındı; kimseyi göremeyince, “Sen kimin kızısın?” diye sordu.
Çocuk onu duymamış gibi sessiz kaldı.
“Annen nerede?”
Çocuk ancak o zaman başını kaldırdı. Gözleri deniz rengindeydi, ama Narin o gözlere bakınca denizi değil, gökyüzünü düşündü.
Çocuk elini Narin’e doğru uzatıp avucunu açtı. Avucunda beyaz bir tüy vardı.
Narin’in eli kapının üzerinde kaldı. Tüyün ne olduğunu biliyor, fakat neden bildiğini çıkaramıyordu. Annesi de sandığında buna benzeyen bir tüyü yıllarca küçük, işlemeli bir bezin içinde saklamıştı.
Narin çocukken bir kez o tüye dokunmak istemiş, annesi elini tutarak, “Olmaz,” demişti.
“Neden?”
“Bu bizim değil.”
“Kimin?”
Annesi sandığın kapağını kapatıp yalnızca, “Umay’ın,” demişti.
Narin o adı yıllarca bir daha duymadı. Şimdi ise beyaz tüy, küçük kızın avucunda duruyordu.
Çocuk ilk kez konuşarak, “Beni denize verme,” dedi.
Narin’in boğazı kurudu. “Kim istiyor seni?” diye sordu.
Çocuk başını kıyıya çevirdi; gözlerinde ağır bir hüzün vardı. “Babam,” dedi.
Deniz hâlâ hareketsizdi.
Öğlene doğru köyün bütün erkekleri kıyıda toplanmıştı; hiçbiri balığa çıkmamıştı. Yaşlılar böyle bir denizi ömürlerinde görmediklerini söylüyor, gençler telefonlarıyla fotoğraf çekiyordu. Mustafa ise kahvenin önünde durmuş, “Fırtına çıkacak,” deyip duruyordu. Oysa gökyüzünde tek bir bulut yoktu.
Narin çocuğu eve aldı. Önüne ekmek koydu, fakat çocuk yemedi; bir bardağa süt doldurdu, ona da dokunmadı. Yalnızca pencerenin önüne oturup denize baktı.
“Adın ne?”
Çocuk uzun süre sustuktan sonra, “Ada,” diye karşılık verdi.
“Baban kim?” diye sordu Narin. Çocuk bu kez cevap vermedi.
Kızın saçları birbirine karışmıştı. Narin onları taramak için arkasına geçtiğinde ensesinde, sanki birileri tırnaklarıyla çizmiş gibi duran üç ince iz gördü. Elini uzattığı anda Ada geri çekildi.
“Acıyor mu?”
“Hayır.”
“Kim yaptı?”
“Onlar.”
“Kim?”
Ada eliyle denizi gösterdi. “Saçları suyun altında olan kadınlar,” dedi.
Narin tarağı bıraktı. Çocukken köyün ihtiyar kadınlarından deniz kızları hakkında türlü hikâyeler dinlemişti. Erkeklerin anlattığı deniz kızları güzeldi; uzun saçlarıyla şarkı söyler, denizcileri kendilerine âşık ederlerdi.
Kadınların anlattıklarıysa bambaşkaydı. Onların deniz kızları şarkı söylemez, ağıt yakar; kimseyi kendilerine âşık etmeye çalışmaz, yalnızca denizin aldıklarını unutmazlardı.
Narin’in annesi bir defasında, “Erkekler denizde gördükleri her kadını güzel sanır; çünkü korktuklarını güzel anlatmak daha kolaylarına gelir,” demişti. Narin o sözü hatırladığı sırada pencerenin dışındaki deniz, altında çok büyük bir hayvan dönmüş gibi bir kez kımıldadı.
Ada ayağa kalkarak, “Geldi,” dedi.
“Kim?”
Çocuk Narin’e baktı.
“Babam.”
Akşama doğru kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Ama rüzgâr karadan denize değil, denizden karaya esiyordu. Yavaş yavaş köyün sokaklarına tuz kokusu doldu.
Rüzgârla birlikte martılar ortadan kayboldu, köpekler de kapıların önüne yatıp başlarını patilerinin arasına aldı.
Bir süre sonra denizin ortasında bir şey belirdi. Köylülerin hepsi onu önce siyah bir kaya sandı.
Fakat kaya giderek büyüdü ve suyun içinden üç sivri uç yükseldi.
İhtiyar Halil bastonunu yere vurarak, “Eve gidin, eve gidin!” diye bağırmaya başladı. Kimse onu dinlemedi; sanki kıyıda toplananların hepsi oldukları yere mıhlanmıştı. Üç sivri uç biraz daha yükseldi.
Bu, suyun üzerinde dimdik duran büyük bir yabaydı. Ardından yabayı tutan el, kol ve omuzlar göründü.
Deniz yarıldı ve bir adam kıyıya doğru yürümeye başladı.
Adamın her adımında su iki yana çekiliyordu. Islak saçlarından ve sakalından sular damlıyor, omuzları bir insanınkinden çok daha geniş görünüyordu. Yüzü ise denizin kendisi kadar yaşlıydı.
İhtiyar Halil başını eğdi.
Kimse ona kim olduğunu sormadı; bazı isimler söylenmeden de bilinirdi.
Poseidon kıyıya çıkmadı; suyun içinde durdu.
“Çocuğumu verin.”
Sesi duyulduğunda evlerin camları titredi. Köylüler birbirlerine baktılar; hiçbirinin çocuktan haberi yoktu.
Narin perdeyi kapattı. Ada hemen arkasında duruyordu.
“Sen onun kızı mısın?”
Çocuk başını salladı.
“Annen kim?”
Ada cevap vermedi.
Dışarıdan aynı ses geldi.
“Çocuğumu verin.”
Bu kez deniz yükseldi. İlk dalga kıyıdaki teknelere çarptı; teknelerden biri yan yatınca insanlar evlerine doğru koşmaya başladılar.
Narin yavaşça kapının sürgüsünü çekti.
O sırada Ada, “Beni verirsen deniz gider,” dedi.
Ada bunları söylerken ağlamıyordu; belki de en kötü tarafı buydu.
“Vermezsem?”
“Köyü alır.”
“Peki seni neden istiyor?”
Ada başını önüne eğdi. “Çünkü onun olan hiçbir şey gidemez,” dedi.
Narin birden annesini düşündü. Yıllar önce, bir kış gecesi babası öfkeyle kapıyı çarptığında annesi de aynı düşünceye karşı çıkmıştı.
“Birinin olmak, ona ait olmak değildir Narin.”
Annesi o gece bavulunu toplamış ama gidememişti. Sabah olduğunda bavul yine dolabın üzerindeydi; bazı kadınlar, kapı açık olsa bile o kapıdan çıkamıyordu.
Bazı kız çocuklarıysa daha doğdukları anda, bir gün dönmek zorunda kalacakları yere başkaları karar vermiş gibi büyüyordu.
Narin kapıya baktı. Dışarıda deniz uğulduyordu. Sonra Ada’ya dönerek, “Hayır,” dedi.
Ada başını kaldırdı, “Ne?”
“Seni vermeyeceğim.”
Gece elektrikler kesildiğinde bütün köy karanlığa gömüldü; deniz ise fosforlu bir ışıkla parlamaya başladı.
Suyun içinden birbiri ardına kadınlar çıktı. Onlarcası bellerine kadar suyun içinde duruyordu. Saçları yüzlerini örten kadınların kimi çok genç, kimi yaşlıydı; bazılarının kucağında çocuklar vardı. Narin onların deniz kızları olduğunu anladı, fakat hiçbiri şarkı söylemiyordu.
Narin onları pencereden seyrederken kadınların hepsi aynı anda başlarını kaldırıp eve baktı.
Ada ayağa kalktı. “Beni çağırıyorlar,” dedi.
“Gitme.”
“Onlar kötü değil.”
“Kim onlar?”
Ada pencereye yaklaşıp, “Dönmeyenler,” dedi. Narin’in içinden soğuk bir ürperti geçti.
Kadınlardan biri sudan çıkıp kıyıya doğru yürümeye başladı; ayakları vardı.
Narin şaşırdı. Kadının masallarda anlatıldığı gibi bir balık kuyruğu yoktu. Çıplak ayaklarıyla kumların üzerinde yürüyor, uzun elbisesinden sular akıyordu. Kapının önüne geldiğinde durdu.
Narin sürgüyü açmadı.
Kadın, “Biz çocuğu almaya gelmedik,” dedi.
“Ne istiyorsunuz?”
“Onu sakla.”
“Neden?”
Kadının gözlerinde yüzlerce yıllık bir yorgunluk vardı. “Çünkü deniz, sahip olduğunu sanır,” dedi; ardından arkasını dönüp diğer kadınların yanına yürüdü.
O anda gökyüzünden beyaz bir şey düştü. Narin önce kar yağdığını sandı, oysa mevsim yazdı. Pencerenin önüne bir tüy kondu; onu bir başkası, sonra bir başkası izledi. Kısa süre içinde gökyüzü beyaz tüylerle doldu.
Ada o sabah kapıya geldiğinden beri ilk kez gülümsedi.
“Geldi.”
Narin kimin geldiğini sormadı. Evin içine yayılan sıcaklıkla birlikte ocaktaki ateş kendiliğinden yandı, dut ağacının dalları ise rüzgâra rağmen kıpırdamaz oldu. Biraz sonra kapının önünde bir kadın belirdi.
Narin kadının ne zaman geldiğini görmemişti. Üzerinde beyaz bir giysi vardı; uzun saçları omuzlarına dökülüyordu. Başının çevresinde bir ışık hâlesi yoktu, elinde de asa taşımıyordu. Yine de Narin ona bakınca dizlerinin titrediğini hissetti.
Kadın Narin’e değil, Ada’ya bakarak, “Gel,” dedi. Ada koşmadan, ağır adımlarla ona yaklaştı. Kadın elini çocuğun başına koyduğu anda dışarıdan Poseidon’un sesi duyuldu.
“Çocuk benim.”
Kadın başını denize çevirdi, sesi yüksek değildi.
“Çocuk kimsenin değildir,” dedi kadın. Sözleri biter bitmez deniz kabardı, dalgalar evlerin boyuna ulaştı.
Poseidon yabasını kaldırdı, “Ben denizim.”
Kadın, sesini yükseltmeden, “Ben de anneyim,” dedi.
Narin o anda annesinin beyaz tüyü neden kimseye vermediğini ve Umay Ana’nın adını neden yalnızca fısıldayarak söylediğini sezdi. Belki annesi o tüyü kendisi için değil, bir gün bu kapıya sığınacak çocuk için saklamıştı. Çünkü bazı güçler kendilerini göstermek için dağları parçalamazdı; bazıları bir çocuğun başına konan el kadar sessizdi, fakat dünya o el çekildiğinde eksilirdi.
Poseidon yabasını denize vurunca yer sarsıldı, köyün duvarlarından taşlar düştü. Deniz kadınları el ele verip Poseidon’la kıyı arasına dizildiler. Poseidon onlara öfkeyle bakarak, “Çekilin!” diye gürledi.
Hiçbiri yerinden kıpırdamadı. İçlerinden biri, “Biz de bir zamanlar birilerinin kızlarıydık,” dedi.
Bir başkası, “Birilerinin karılarıydık,” diye ekledi.
Bir diğeri ise, “Birilerinin anneleriydik,” dedi.
En yaşlıları öne çıkarak, “Sonra deniz bizi aldı,” diye konuştu.
Poseidon’un yüzü karardı. “Deniz verdiğini geri alır.”
Umay Ana’nın eli hâlâ Ada’nın başındaydı. “Bir anne verdiğini geri istemez,” dedi. Ardından öyle derin bir sessizlik oldu ki köylüler kendi kalplerinin sesini duydu. Sessizliği bozan Ada oldu: “Ben gitmeyeceğim.”
Poseidon kızına baktığında öfkesi ilk kez kayboldu; yüzünde şaşkınlığa benzeyen bir ifade belirdi.
Belki de binlerce yıl boyunca kimse ona böyle karşı koymamıştı. Ada sözlerini daha kararlı bir sesle tekrarladı: “Gitmeyeceğim.”
Deniz ağır ağır geri çekilmeye başladı; önce teknelerin altından, sonra iri taşların üzerinden, en sonunda da kumlardan uzaklaştı. Poseidon da suyla birlikte geri gidiyor, fakat gözlerini kızından ayırmıyordu. Göğsüne kadar suya gömüldüğünde durdu.
“Bir gün denizi özleyeceksin.”
Ada cevap vermedi. Poseidon’un yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Çünkü senin içinde benim suyum var,” dedi.
Bu kez Umay Ana konuştu. “İçimizde taşıdığımız her şeye dönmek zorunda değiliz.”
Poseidon başını kaldırıp uzun süre Umay Ana’ya baktı, ardından denize doğru yürüdü. En son yabası gözden kayboldu. Deniz kadınları da onun arkasından suya girdiler; en yaşlıları kıyıdan ayrılmadan önce Narin’e dönüp gülümsedi, sonra o da gözden kayboldu.
Sabah olduğunda köyün kıyısı eski hâline dönmüştü. İnsanlar evlerinden çıkıp devrilen tekneleri kaldırdılar, kırılan camları süpürdüler. Herkes birbirine gece ne gördüğünü soruyor, fakat kimse aynı şeyi anlatmıyordu. Mustafa fırtına çıktığını söyledi, Halil deprem olduğunu ileri sürdü, gençlerden biri denizde hortum gördüğünü iddia etti. Telefonlarla çekilen görüntülerin hiçbirinde Poseidon ya da deniz kadınları yoktu; yalnızca dalgalar görünüyordu.
Narin eve döndüğünde Umay Ana gitmişti. Masanın üzerinde beyaz bir tüy duruyor, Ada pencerenin önünde uyuyordu. Narin çocuğun yanına oturdu; saçlarının arasında hâlâ ince kum taneleri vardı.
Bir süre sonra Ada gözlerini açtı. “Gitti mi?”
“Gitti.”
“Döner mi?”
Narin denize baktı. Su yeniden sakin görünüyordu. “Bilmiyorum,” dedi.
Ada yeniden gözlerini kapattı. Narin masadaki beyaz tüyü eline alırken annesinin sandığında yıllarca saklanan tüyü düşündü. Belki bu aynı tüy değildi; belki bütün annelere, bütün kız çocuklarına, gitmek isteyip de gidemeyen bütün kadınlara bir tüy bırakılıyordu. Bunu kimse bilmiyordu. Narin tüyü avucuna koydu. Dışarıda deniz kıyıya küçük bir dalga bıraktı, ardından bir tane daha geldi. Üçüncü dalga biraz daha yaklaştığında Ada uykusunda Narin’in elini tuttu. Narin pencereyi kapatmadı, denize de bakmadı.
Artık denizin çağrısına kulak vermekle onun peşinden gitmenin aynı şey olmadığını biliyordu. İnsanın nereden geldiği başka, nereye ait olacağını seçmesi başkaydı.
Sabaha doğru kıyıda küçük ayak izleri belirdi. İzler denizden karaya doğru geliyor, hiçbiri geri dönmüyordu.

Fevziye Şimdi

Similar Posts

  • Ahmet Telli

    2 Aralık 1946‘da Çankırı’nın Eskipazar ilçesinde doğan Ahmet TELLİ Hasanoğlan ve Pınarbaşı öğretmen okullarında eğitim gördü. Öğretmen okulundan sonra dört yıl ilkokul öğretmenliği daha sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirmesinin ardından, Kastamonu, İnebolu, Doğanyurt, Kırıkkale, Ankara Atatürk Lisesinde Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1981 ‘de Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmenken, sıkıyönetimce tutuklanarak görevine son verildi. Aynı…

  • Sallanan Sandalyem

    Kimler geldi, kimler geçti diye düşündü. Artık yıpranmıştı. Boyası dökülmüş, bakımsızlıktan viraneye dönen evler gibi olmuştu. Ne çok şey görmüştü, anlatsa bir ömre sığmazdı. Çok genç olduğu zamanlar geride kalmıştı. Artık anılarına sarılıyor, onlarla oyalanıyordu. En sevdiği saat dilimi, geceydi. O zaman dinlendiğini hisseder yalnızlığın tadını çıkarır ama bir o kadar da üzülürdü. Dün yaşadığı…

  • BEYAZ SAYFA AÇIK KALSIN

    Doğumla önüme defter konduİsmim yazılmadı sadeceKaderim de çizildi, gizliceMasum yılların fotoğrafı çekildiGeri dönülmez anılar not edildiAcılar da birikse, hep umutlaAçık kalsın beyaz sayfalar Yıllar geçti, unutulmazlar yazıldıİhtilaller, depremler, krizlerleÖmür defterim pas tuttuAşklarsa gül yaprağı gibi iliştirildiSorgulamaya çalıştımsa yıllarıAklım yetmedi, ruhum sustuÇözemedim gitti bu devranı Sonunda duvara tosladı DünyaAçgözlü lordlar işgalindeÖzgür ülkeler gördümKara notlar düştüm sayfalaraKorku…

  • Ölü Bir Balığın Hikâyesi

    Duvarda asılı kalmış bir saatli maarif takvimi. Sararan yapraklarından birini kopardım. 30 Haziran 1975. Bu duvar, bu takvim ve bu ev çürümeye sıcacık bir yaz günü terk edilmiş. Vazgeçmek, bir şeylerden umudunu kesmek böyle bir haldir zaten. Arkana bakmadan çekip gittiğinde hayal bile edemeyeceğin ayrıntıları da geride bırakıverirsin bir çırpıda. Kenarda duran sehpanın üzerindeki akvaryumu…

  • KÖKLERİN PEŞİNDE: UMAR Ö. OFLAZ

    Denizaltı subaylığından 60’ın üzerinde roman çevirmenliğine, oradan Muğla Selimiye ve Köyceğiz’de otelciliğe uzanan sıra dışı bir hayat… Umar Ö. Oflaz, bugün ise Türk mitolojisinin ve ezeli inançların izini sürüyor. Bir insanın hayatı, bazen peşinden gittiği sorularla değişir. Ömer Oflaz da yıllar boyunca farklı dünyaların kapılarını araladı. Bir dönem denizaltı subaylığı yaparken, yabancı yazarların romanlarını Türkçeye…

  • Delinin Düşü

    Güneş, pencereden usul usul sızıyordu. Yatakhanenin ağır rutubet kokusu, iyice içime işlemişti. Sıra sıra dizili yataklarda horlayarak hülyalar aleminde dolaşanların kükremeyi andıran seslerini saymazsak, ortamın sessizliğini bozan tek ses, duvar saatinden duyulan “tik-tak”lardı.. Bu sükun ortamını bozmaya bence hiçbir mahlukun hakkı yoktu. Saat “tik-tak”ları; sessizliğin içinde dalga dalga yankılanıyordu ve bana dini ayinlerde okunan ilahileri…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir