Delinin Düşü
Güneş, pencereden usul usul sızıyordu. Yatakhanenin ağır rutubet kokusu, iyice içime işlemişti. Sıra sıra dizili yataklarda horlayarak hülyalar aleminde dolaşanların kükremeyi andıran seslerini saymazsak, ortamın sessizliğini bozan tek ses, duvar saatinden duyulan “tik-tak”lardı.. Bu sükun ortamını bozmaya bence hiçbir mahlukun hakkı yoktu. Saat “tik-tak”ları; sessizliğin içinde dalga dalga yankılanıyordu ve bana dini ayinlerde okunan ilahileri anımsatıyordu. Bense, kendimi bu doğaüstü ortamın akışına bırakmış halde, bacaklarımı karnıma doğru çekmiş, gözlerimi duvara dikmiştim. Güzel bir şafaktı…
Derken yatakhanenin kapısı usulca aralandı. Gelenin kim olduğunu anlamak için başımı çevirmeme bile gerek yoktu. Zahmet olurdu benim için.
“Erkencisin bakıyorum?”
Cevap vermedim. Başımı tavana kaldırdım:
“Tak tak”
Doktor, iç geçirip “Yine mi aynı oyun?” diye sordu. Sorusuna cevap olarak muzipçe gülümsedim:
“Tak tak”
“…”
“Tak taaak!”
“Kim o?”
“Kiraz ağacı” Son cümle, ağzımdan bir nefes gibi çıkmıştı.
Doktor gözlüğünü düzeltip “Hadi, bırak şakayı. Biraz uyumaya çalış” dedi.
Derin bir iç çektim. Gözlerimi kapatamıyordum ki uyuyayım!
“Uykum yok” dedim. “Bahçeye çıkmak istiyorum”
Doktor, ağır ve aksak adımlarla yanıma geldi. Gözlerinde bir mana aradığını belirten o titreme vardı. “Saat sabahın beşi. Ne yapacaksın bahçede?” diye sordu. “Herkesin yaptığını” dedim. “Hava alacağım. Bu da mı yasak?”
Doktor, seyrekleşmiş saçlarla kaplı kafasını kaşırken bir süre diyecek bir şey bulamadı. En sonunda “O halde benim gözetimim altında olacaksın” dedi.
İşte duymayı beklediğim sözler! Yataktan hızlı bir şekilde kalktım ve yalın ayak olmama aldırmadan kendimi kapıdan dışarı attım. İçimi tarifsiz, çocuksu bir neşe kaplamıştı. Beyaz duvarlar, ben yanlarından geçtikçe silikleşiyor ve yavaşça siliniyorlardı. Ne ara ceylan gibi seke seke bahçe kapısından çıktığımı bile hatırlamıyorum. Ama kendimi bir selvi ağacının altında buldum. Gökyüzü, sabahın ilk ışıklarıyla kızılımsı bir maviye boyanmıştı. Keskin kızıl rengi, zıttı maviye çalıyordu. Bembeyaz, kar tanesi gibi bulutlar ise sanki oldukları yerde yağıyorlar, rüzgarın merhametiyle semanın dört bir yanına dağılıyorlardı. Ufuk çizgisinin ucunda ay sönmeye başlamıştı.
“Çok güzel” dedim kendi kendime. “Çok güzel” diye telkin etti beni doktor. Bir süre sadece ayı izledim. Işıltısıyla bana, daha önceden yaptığı gibi, el uzatıyordu. Tutmuştum o eli. Bana sevdalanmış olmalıydı muhakkak! Yoksa niye elini uzatsın ki?
“O benim sevgilim” diyerek işaret ettim onu. “Bana gülümsedi”
Doktor sadece başını sallamakla yetindi. Sanki bir şeyler arıyormuş gibi gözleri sürekli ufku tarıyordu.
O sırada, ilerideki ağacın dibinde bir gül gördüm. Kıvrımları, kırmızı bir dansçı elbisesini andırıyordu. Güneşin ışığı, onu hafif hafif ışıtıyordu. Dikenleri, miniminnacık gövdesini sarmıştı. Ayağa kalkıp gülün yanına gittim Dikenlerine aldırmadan, hatta tenime batmasına gayret ederek onu topraktan ayırdım. Parmak uçlarımdan süzülen kan, gövdesinden köklerine akıyordu. Çok güzeldi…
“Biz artık biriz” diye fısıldadım. “Kanlarımız karıştı. Artık kardeşiz” Sessizdi, ama cevabını vermişti. Yerim ben seni!..
Güneş artık adamakıllı yükselmişti. Yatakhanenin diğer sakinleri yavaşça uyanmaya başlamıştı. Kimisi bahçeye iniyor, kimisi ise pencereden etrafı süzmekle yetiniyordu. Selvi ağacı bana gölgelik ediyor, yaprakları usulca sallanıyordu.
“Biliyor musun?” diye sordum doktora. Saatlerdir iki kelime konuşmamıştık. “İmkanım olsa ve Tanrı da bana müsaade etse, suyu yakmak isterdim”
Doktor, elindeki dosyalardan en nihayetinde başını kaldırıp bana baktı. “Niyeymiş o?” diye sordu.
“Çünkü su, çok durgun” dedim. “Bu kadar sakin bir şeye de ben katlanamıyorum”
Cevabımı duyan doktor hafifçe güldü. “Umarım yaparsın bunu” dedi ve tekrar dosyalarına gömüldü.
Gökyüzü, artık tamamen mavinin tonlarından oluşan bir ebemkuşağının tesirindeydi. Ama uzaktan görünen gri bulutlar, havanın kapanacağının sinsi bir alametiydi. Çıplak ayaklarımın arasına hafifçe toprak karışmıştı. Yeryüzünün derinlerinden gelen sesi işitebiliyordum böylece. Gülümsedim. Gözümü yumdum ve başımı hafifçe ağacın tırtıklı yüzeyine yasladım.
Gri bulutlar, ağır ağır bütün göğü kapladı. Ardından şiddetli bir yağmur başladı. Herkes içeriye doğru kaçıştı. Yatakhanenin o ağır rutubet yerine dönünce gözüm biraz önce ardımda bıraktığım bahçeye kaydı. Yağmur damlalarının buğulaştırdığı pencereden görünen tek şey, sadece silik silik renklerdi. Sinirim bozulmuştu. Amaçsızlık hissi ile yatağıma kıvrıldım.
“İlaç vakti!”
Bunu söyleyen hemşire, elinde bir dolu ilaçla odaya girdi. Renk renk ilaç kutularını bir kenara koydu ve sırayla isimleri okumaya başladı. Gelenler ilaçlarını alıyor ve yerlerine tekrar kuzu kuzu dönüyorlardı. En son benim adım okundu. Ama üzerime bir üşengeçlik çökmüştü. Kalkmaya tenezzül dahi etmedim. Hemşirenin bana yaklaşan adım seslerini duyunca hafifçe başımı ona doğru çevirdim. Gelip yanıma oturdu.
“Hadi ama! Yine mızıkçılık yapma”
Başımı iyice yatağa gömdüm. “Yağmur yağıyor” dedim. Kafasını beni onaylar şekilde salladı. “Yağmur yağıyor” dedi. Bir süre sustu. Sonra “Hadi artık. İlaçlarını içmelisin” dedi. Yüzümü buruşturdum. “Berbatlar” dedim. Gülümsedi. “Ama ihtiyacın var” dedi. “Bu, onları daha az berbat yapmıyor” dedim. O sırada bir şimşek çaktı. Gri bulutları delerek yeryüzüne saldırdı. Ona eşlik edercesine yağmur damlaları da hızlandı. Sanki toprağa savaş açmışlardı. Niyeydi peki bu savaş?.. Hiçbir fikrim yoktu.
İlaçların berbat tadı ağzımı yakarken pencereden yağan yağmuru izlemek garip bir huzur veriyordu. Yatakhanenin diğer sakinleri ya kart oynuyor, ya boşu boşuna lakırdı ediyor ya da uyuyordu. Uğultuları ise koridorlarda ve zihnimde yankılanıyordu. Yağmur damlaları usul usul camdan süzülüyordu ve ardında buğulu izler bırakıyordu. En sonunda başım ağrıyınca kalkıp yatağıma oturdum. O an aklıma gül geldi. Elimi cebime atıp gülü çıkardım. Köklerinin ucu hafifçe kurumuştu ama hala kıpkırmızıydı. Dikenlerini hafifçe okşadım. Ardından koridora çıkıp doktoru sesledim. Hızlıca yanıma geldi.
“Doktor” dedim. “Kardeşim ölüyor. Onu bir saksıya koyabilir misin?”
Doktor, elimdeki güle bakınca manidar şekilde güldü. “Burada bekle” deyip gitti. Birkaç dakika sonra elinde su dolu plastik bir bardakla geldi. “Saksı kadar işlevli olmaz, yine de kurutmaz gülünü” dedi. Teşekkür edip bardağı aldım. Başucumdaki şifonyerin üzerine koydum ve gülü narince içine bıraktım. Ne kadar güzel yüzüyordu… Suyun cam gibi şeffaflığını dağıtmıştı bir an. Bir süre sadece onu izledim. En sonunda sıkılınca saatin “tik-tak”larını saymaya başladım. Tam 100’üncüye geldiğimde saatin akşam yediye vurduğunu gördüm. Artık dışarı çıkmamız yasaktı ve hala dinmemişti yağmur… Beyaz duvarlardaki beyazlar eriyormuş gibi geliyordu. Güle baktım. Kor gibi kızıl ve süslü yapraklarından minik damlalar süzülüyordu.
Derin bir iç çektim. Gömülebildiğim kadar içine gömüldüm yorganımın. İçimi kemiren, tarif edemediğim, boğucu bir hava vardı üzerimde. Yatağıma uzanmış halde, bir şeyler hissetmeyi bekliyordum.
O sırada doktor, rutin kontrol için yatakhaneye geldi. Onu görünce hafifçe doğrulup ona seslendim. Yavaşça gelip yatağımın kenarına oturdu. “Biliyor musun?” dedim. Bir süredir konuşmadığım için sesim bir anlık çatallaşmıştı. “Sağlıklı bir insanın kalbi dakikada 60 ila 100 kez atarmış”
Doktor başını salladı. “Evet, evet öyle” dedi. Gözleri dalgındı. Yattığım yerden biraz daha doğruldum. “Bu da, insanın aynı dakikada en az 60 tane duygu hissetmesi, değil mi?”
Bir süre cevap vermedi. Ardından bir rüyadan uyanır gibi toparlandı. “Sanırım…” dedi. Gözlerimi tavana diktim. “İnsan ne garip…” dedim. Başını salladı. “Evet” dedi. “Ne garip!” Ardından kalktı ve odadan çıktı. Gözlerim hala tavanda olduğu için, kapı çarpınca anladım çıktığını.
Artık saat gece yarısını vurmuştu. 5 saat göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Yağmur usulca dinmiş, diğer sakinler yataklarına geçmişti. Yatağımdan kalkıp gülü de yanıma alarak pencereye doğru gittim ve açtım. Dondurucu bir ayaz içeri doldu. Aldırmadan kollarımı mermer pervaza yasladım. Gece, bütün göğü kaplamıştı. Yumuşak, sessiz ve narindi. İnsanın içinden semaya yükselen bir karanlıktı. Yıldızlar, bu dipsiz karanlığı ışıklarıyla ince ince ışıtıyordu. Dolunay, nurani bir parlaklıkla göğün en tepesine mıhlanmıştı. Gülümsedim. Ay ışığının vurduğu pervaza gülü nazikçe bıraktım. Al al yaprakları, bembeyaz bir ışın bulutuyla buluştu. Gülümseyerek aya döndüm:
“Gecen karanlık olsun, sevgilim”
Ardından yatağıma sessizce, gerisin geri döndüm.
Çınar Sarıdağ