HATIRLA

İsmail rutubet kokusunun, çürük meyve kokularına karıştığı karanlık hücresinde gözlerini açtı. Kendini iri bir taş kadar ağır hissediyordu. Etrafına bakındı. “Yine bayıldım herhalde!” diye düşündü. Hesaplarına göre iki gündür buradaydı. Fakat tepesinde parıldaması gereken güneşi bir süredir göremediğinden, şu anda gece mi yoksa gündüz mü bilemiyordu. Bir de kaldığı hücre öyle küçüktü ki dinlenebilmek için uzanmak istediğinde, incecik ayaklarını kıvırmak zorunda kalıyordu. Uzun ve çelimsiz bir adamdı. Cepheye gitmeden önce kazıttığı siyah saçları, başının üstünden yavaş yavaş fışkırmaya başlamıştı. Esmer teni, başına yapışık küçük kulakları, hokka burnu ve çekik ela gözleriyle yakışıklı biri sayılırdı. Balkan Harbi sırasında yüzünü sıyıran kör bir kurşunun, yanağında bıraktığı kırmızı iz bile yüzünün güzelliğini mahvedememişti.
Bayılmadan önce hatırladığı son şey; düşman istihbarat subayının ve yanındaki iri kıyım adamın onu epeyce hırpalamış olduğuydu. İşkenceye dayanamayarak bu sefer de bayılmış olmalıydı. Gerçi bayıldığında onu amonyak koklatarak ayıltıp sorguya devam ediyorlardı. Ancak bir noktadan sonra amonyak da kâr etmiyordu. Onlar da esirin ölme ihtimalini düşünerek sorguya bir müddet ara veriyorlardı.
Son iki gündür yaşananlar ise kısır bir döngüden ibaretti: Düşman subayı kırık Türkçesiyle İsmail’e Türk birliklerinin konumunu, bölgedeki hareketlilikten anlaşıldığı üzere yakında başlayacak olan taarruzun yerini ve zamanını soruyor; bu sorulara tatmin edici bir cevap alamadıkça köpürüyordu. Akabinde zebani kılıklı Rum devreye giriyor, kürek gibi elleriyle İsmail’i öldüresiye dövüyordu. Bazen de bu iri kıyım muhafız, İsmail’in şarapnel parçasının dağladığı sol bacağına sıkıca bastırıyor; göz bebeklerinin yuvalarından çıkmasına ve avaz avaz bağırmasına aldırmadan eziyetini onu bayıltana kadar sürdürüyordu. Zavallı İsmail… İşkence faslı bitip de kendine getirildiğinde; düşman subayının nefesinin sıcaklığını kulağında hissediyor ve hep aynı soru beyninde yankılanıyordu: “Ne zaman ve nereden saldıracaksınız?”
Aslında bu cendereden bir an önce kurtulabilmek için istedikleri her şeyi anlatmayı çok istiyordu. Ama geçmişe dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Kafası allak bullaktı. Ödemiş Kuvayi Milliyesini örgütlemek üzere Ankara’dan gönderildiğini, yüzbaşı olduğunu, hatta kendi adını bile yarım yamalak Türkçe konuşan o işkenceci mendeburdan öğrenmişti. “Tüm bunlar cebinde buldukları evraklarda mı yazıyormuş neymiş? Onu karargâhlarını gözetlerken açtıkları ateşle vurup da buraya getirmişlermiş. Kuvvacılar arasında çok sayıda ölü varmış, sağ kalabilenler kaçmışmış…” daha bir dolu hatırlayamadığı zırva, puslu beyninde yankılanıyordu. Ona tüm bunları, konuşurken ağzından tükürükler saçan istihbarat subayı söylemişti. Söylenenlerin kötü bir yanılsamadan ibaret olduğunu düşünse de sol baldırının üstündeki derin yara sürekli sızlıyor, bu şekilde anlatılanların gerçek olduğunu sanki ona fısıldıyordu.
Sızlayan sadece yaralı bacağı değildi. Ellerinde, karnında, kürek kemiklerinin birleştiği yerde ve yüzünün çeşitli yerlerinde o hareket ettikçe sızlayan yerler mevcuttu. Yamalı bir bohça gibiydi. Biraz daha yüklenseler patlayacak ve bir daha uyanmamak üzere son uykusuna yatacaktı. Ağzındaki tuzlu kan tadı da bir türlü gitmiyordu. Hatta bu tat azaldıkça, bilinçsizce patlayan dudaklarını emiyor, ölümün ılık kırmızılığı tüm ağzına yeniden doluyordu.
“Ölmek istemiyorum!” diye söylenerek nasırlı ellerini yanı başındaki duvara yasladı. “Hatırla… Hatırla… Hatırla…” diye sayıklayarak başını küf kokan duvara doğru vurmaya başladı. Bunu yaparken kendi canını yakmaya çalışsa da bir türlü başaramıyordu. İnsanoğluna canı tatlı geldiğinden, kendine acı çektirmek istediğinde bile belli bir acı eşiğinin üstüne çıkamaz, illaki kendini sakınırdı. O da öyle yapıyordu. Her ne kadar kafasını duvara sert vurduğunu sansa da; vurma anından hemen önceki istemsiz yavaşlama, bu çarpışmanın şiddetini azaltıyordu. Yine de geniş alnının saçıyla birleştiği nokta dayanılmaz halde acıyıncaya kadar kafasını duvara vurmayı sürdürdü. Ama bir türlü olmuyordu. Ondan istedikleri bilgileri hatırlayamıyordu.
Ancak iki gündür, belli aralıkla, yediği dayağın ruhunu canından nasıl ayırdığını çok iyi hatırlıyordu. Biraz sonra tekrar geleceklerini biliyordu. Aynı cehennemi yeniden yaşayacağını düşündü. Dizleri birbirine çarpmaya başladı. Yıpranmış haki pantolonundan taş zemine doğru sızan idrarının keskin kokusu tüm hücreyi kapladı. Alt dudağını tekrar emdi. Oturduğu yerde, zayıf bir karaltı şeklinde görülen hücre kapısına doğru boş boş bakarak ileri geri sallanmaya başladı. Sallandıkça “Hatırla!” diye sürekli sayıklayıp durdu. Bir müddet sonra yaramazlıktan yorulmuş bir çocuk gibi bulunduğu yerde öylece sızıp kaldı.


İsmail, iki saatlik derin bir uykunun ardından, demir paslı kapının gıcırdamasıyla tekrar gözlerini açtı. Zebanisi onu cehenneme götürmek için tekrar gelmişti. Anlamadığı bir dilde azar işitti. İri muhafız, yüzüne ve karnına attığı birkaç tekmenin ardından Yüzbaşı’yı ayağa kaldırdı. Ellerini arkadan sıkıca bağladı. Eli yüzü kanlar içinde, kurbanlık kınalı bir koyun gibi; o önde, kasabı arkada işkence odasının yolunu tuttu.
Sorgulandığı oda, kerpiç bir köy evi odasıydı. Burası iki paslı sandalye dışında hiçbir eşyanın bulunmadığı, beyaz pürüzlü duvarlarının el, ayak ve kan izleriyle kirletildiği, leş gibi ter kokan soğuk bir odaydı. Ahşap çerçeveli pencereden içeriye sızan bir tutam ışık, gündüz vakti olduğunu haber veriyordu. Muhafız, geri geri sürükleyerek, Yüzbaşı İsmail’i paslı sandalyeye yanaştırdı. Sertçe omuzlarına bastırarak onu sandalyeye yapıştırdı. Ellerini Yüzbaşı’nın omzundan ayırmadan Rumca bir şeyler bağırdı. Ardından odaya parlak gümüş kemerli ve gri ceketli istihbarat subayı girdi. Yavaşça kapıyı kapattı. Yine başlıyoruz bakışıyla esiri süzüp odanın ortasına kadar geldi. Diğer sandalyeyi ters çevirerek İsmail’in tam karşısına oturdu. Sivri çenesi, kemerli koca burnu ve baykuşu andıran kaşları ile şeytanın dünyada vücut bulmuş hali gibiydi. Gülümsemesinde bile insana dehşet veren bir çirkinlik vardı. Tiz sesi sorgulama başlayınca gitgide yükseliyor, kızaran ablak suratı ve sivrilen dişleriyle bir vampir gibi âdeta kurbanının kanını içiyordu.
Sorgu sakin başlamıştı. Yine de İsmail, üçüncü perdesi başlayan bu tiyatronun sonunu çok iyi bildiğinden, ihtiyatlı davranmaya çalışıyordu. Ancak kontrolünü kaybetmemeye çalışsa da dizlerinin ritmik olarak birbirine çarpmasına engel olamıyordu. Vücudundaki kan akışı sanki tamamen durmuştu. Soğuk soğuk terliyordu. Şu anda düşman subayının istediği bilgileri hatırlayabilmek için neler vermezdi. Ama olmuyordu işte! Hatırlayamıyordu. “Canım yine çok yanacak,” diye düşünerek ürperdi ve sindi.
İstihbarat subayı, sorgusuna başlamadan önce her zamanki gibi kırmızı tabakasından sarma sigarasını çıkardı. Sigarasını yakmadan önce, geçen seferkilerden farklı olarak, İsmail’in ellerini çözdürdü. Tabakasından bir dal sigara uzattı. “Bir sigara yak, iyi gelir,” dedi. İsmail, bu jesti geri çevirmedi. Sigarayı, titremekte olan elleriyle, ağzına götürdü. Düşman subayı, cebindeki kartal başlı siyah çakmağı çıkardı. Önce kendi, sonra da İsmail’in sigarasını yaktı. İsmail sigarayı içmesine içiyordu ama her an bu şirinlik oyununun bitmesinden korktuğu için de tedirgindi. Yaklaşık bir dakika süren keyifli sessizliği, düşman subayı tiz sesiyle bozdu:
“Demek hiçbir şey hatırlamıyorsun ha! Fakat bakıyorum da sigara içmeyi unutmamışsın.”
“Lütfen bana inanın efendim! Hiçbir şey hatırlamıyorum!”
Bu beklenildik cevap üzerine, subayın sinsi tebessümü ayrık dişleri arasından yeniden belirdi. Elini gri ceketine götürerek, cebinden yıpranmış siyah-beyaz bir fotoğraf çıkarttı. Fotoğrafı İsmail’e doğru uzattı ve “Bu senin cebinden çıktı. Bak bakalım, buradakileri de mi hatırlamıyorsun?” dedi.
İsmail fotoğrafı eline aldı ve şöyle bir inceledi. Fotoğrafta kucağında tombulca bebek olan zarif bir kadın vardı. Genç kadının intizamla örülmüş lepiska saçları, başörtüsünün kenarından omuzlarının iki yanına düşüyordu. Sigaradan derin bir nefes çekti. İçinde fotoğraftaki kadına karşı anlam veremediği bir yakınlık uyandı. O anda kafasının içinde şimşekler çaktı. Gözbebekleri büyüdü. Sol elini çenesine götürerek sıvazlamaya başladı. Zihnindeki sis bulutunun gitgide dağıldığını hissediyordu. Evet, hatırlıyordu! Fotoğraftakiler, en kıymetlileri; karısı ve çocuğuydu. İrkildi. Bozuntuya vermemeye çalışarak bitmek üzere olan sigarasından bir fırt daha çekti. Ancak İsmail’in tavırlarındaki değişiklik subayın dikkatinden kaçmamıştı.
“Ne o karın ve çocuğunu görünce heyecanlandın mı? Sanırım, sonunda aklın başına geldi.”
“Yok, önce tanır gibi oldum, sonra çıkaramadım.”
“Bak İsmail, mert adama benziyorsun. Dayak sana işlemiyor. Tir tir titresen de ağzından bir kelime alamadık. Yuvana dönmek istiyorsan bana bir şeyler anlatmalısın. Fazla zamanımız kalmadı. Söyle bakalım ne zaman ve nereden saldıracaksınız?”
“Subay çok haklı,” diye düşündü İsmail. Hesaplarına göre fazla zamanları kalmamıştı. Taarruz her an başlayabilirdi. Yeri, zamanı, taarruzda kilit rol üstlenecek kendisine bağlı Kuvayi Milliye Birliğini… Her şeyi yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştı. Yine de sessizliğini bozmadı. Çünkü hatırladığı bir şey daha vardı ki o da: Mustafa Kemal’in askeri olduğuydu.
Dizlerinin titremesi artık geçmişti. Sigarasından son bir fırt aldı. Dumanını havaya doğru bir volkan gibi üfledi. Sinsice gülme sırası bizimkine geçmişti. Beklenmedik bu rahat tavır üzerine, düşman subayı yine bir iblis gibi kızardı. Tabancasını Yüzbaşı’nın başına doğrulttu. Silahın soğuk namlusu İsmail’in geniş alnını öperken mekanik bir sesle sorusunu yineledi: “Son kez soruyorum. Ne zaman ve nereden?”
Tam bu esnada, ardı ardına patlayan top mermileri kasabanın üstünde yankılanmaya başlamıştı. Büyük bir zelzele oluyor gibi yer sallanıyor, dışarıdan Rumca bağrışmalar duyuluyordu. Yanık ahşabın kesif kokusu açık pencereden kerpiç odaya dolmuştu. Üstelik patlama sesleri de yaklaşıyor ve sarsıntının şiddeti gitgide artıyordu. Taarruzun habercisi topçu taciz atışları başlamıştı. Cehennemi yaşama sırası şimdi onlardaydı.
Sonlarının geldiğini anlayan istihbarat subayının suratı kireç gibi olmuş, sinsi gülüşünün yerini buruşuk bir yüz ifadesi almıştı. Yine de son bir nefret ve çaresizlik kırıntısıyla tabancasının kabzasını savurarak Yüzbaşı’nın yüzüne sert bir darbe indirdi. Mermi izinin olduğu yanağını sıyırarak alt dudağında patlayan bu darbe, İsmail’in dengesini kaybederek beton zemine düşmesine neden oldu. Yerle yeksan olan Yüzbaşı, ağzında yeniden o tuzlu kan tadını hissetti. Ama bu seferki zaferin tadıydı. Düştüğü yerden kısmen dışarısını görebiliyordu. Dışarıda geniş bir tepenin yamacında patlayan top mermileri bir çiçek gibi açıyor ve baharı müjdeliyordu. Ufuk çizgisinin üstündeki aydınlığa baktı. Gülümsedi. “Sonunda güneşi görebildim,” diye sayıkladı. O anda ateşlenen tabancanın mermisi kafatasından içeri girerken, ilk düşman hatları çoktan yarılmıştı.
İlerleyen saatlerde taarruza başlayan birlikler, kısa sürede, kasabayı kontrol almayı başarmıştı. Yüzbaşı’nın cansız bedenini bulduklarında ise yüzüne yerleşen gülümsemeye kimse bir anlam veremedi. Bir de avucundan hafifçe dışarı taşan fotoğrafı öyle sıkı tutmuştu ki yumruğunu açmayı kimse başaramadı.
Odanın camı ardına kadar açıktı. Taş gibi ağır girdiği zindandan, kuş gibi hafif ayrılmıştı.
Nihayet kim olduğunu hatırlamıştı…

14. sayıdan

Similar Posts

  • Geç Kaldım Dedi Tanrı, Yasemin Yazgan

    Harfler çok üzgündü. Silinmek korkusu sarmıştı içlerini. Kullanılmadıkları için kendilerini suçlamaya başlamışlardı. Tozlu raflarda nefes darlığı başlamıştı.Adam, tahta masasına çökercesine oturdu. Bugün bir şeyler olacaktı. İçine doğmuştu. Son bir gayretle bağırdı: “Silkinin, çeki düzen verin kendinize, hemen buraya gelin!” Şaşıran harfler coşku içinde uçuşmaya başladılar. Uçuşunu tamamlayan, deftere yerleşiyordu. Adam da harfler de çıldırmış gibiydiler….

  • Yaralıyım

    Ankara’dayım,Aşkımı sokaklarda,Derviş gibi yollarda,Aradım,Gülüşü güzelim,Sevdalıyım,Yaralıyım Yarası geçer de, izi kaldı,Algı, vurdu damgayı,Nereye gitsem oradaydı,Alınyazım Mahzun, bahtı karalıyım,Yarısına dört kala,Değmez takmaya,Sağlık, en önemli gerçek,Nice mutluluklar yaşamalıyım 7. sayıdan

  • METAFORLARIN DİLİYLE – 4, Gülen Dizdar

    Pandora’nın Kutusu Sembolizmi: Yasak Bilginin Kapısı I. Mitolojik Köken: İlk Kadın, İlk Merak, İlk KaosYunan mitolojisine göre, Tanrıların kralı Zeus, Prometheus’un insanlara ateşi vermesinden sonra öfkelenir.İnsanlığa bir “hediye” verir: Pandora.Pandora’ya tanrılar tarafından güzellik, cazibe, zeka, merak gibi tüm nitelikler bahşedilir.Ancak eline bir kutunun (ya da aslında bir pithos’un, yani toprak kavanozun) anahtarı verilir ve ona…

  • Sadece Sev!

    ‘’Adam kadına SENİ SEVİYORUM dedi. Kadın adamın gözlerinin içine baktı ve nasıl seviyorsun diye sordu ? Adam, bitmeyen bir şarkı gibi, parlayan bir elmas gibi, solmayan renkli bir fotoğraf gibi ve dokunmaya kıyamadığım beyaz bir kuğu gibi SEVİYORUM SENİ’’ diye cevap verdi..Peki siz, sevmek için neyi bekliyorsunuz ? Şartların uygun olmasını mı, veya meşguliyetinizin azalmasını…

  • Bir Yol Masalı

    Yıldızların okşayışları araladı kirpiklerini; sürpriz yolculuğun coşkusu… Saçlarında Ankara rüzgârı, aklı rüzgârlardan da yukarıda; başlamıştı bir masalı yazmaya… Ne de güzeldi yollar, yârin yüzünde gülücüklerle… Şafağı müjdelerken güneş, cömertçe saçıyordu simlerini, renklerini bizim için çoğaltarak. Sarı sıcakta, ayçiçeği tarlalarının yorgun bireyleri, olgunlaşan başları önde, bizi selamlıyorlardı hasadı beklerken… Anı tazelemek isterken çayırda türlü türlü su…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir