Hasan Buyruk ile Söyleşi – 2

Prof. Dr. Hasan BUYRUK

Nurdan Öztürk: Bugüne kadar sizi en çok heyecanlandıran beş keşif nelerdi?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Çok güzel. Aslında 100 yıl içerisinde Arkeoloji ve Sanat Tarihi alanında heyecan yaratan o kadar çok gelişme ve keşif ortaya kondu ki, tamamı da heyecan uyandıran keşifler. Bunların tamamı birbirinden değerli olduğu için tabi bunları sıralamakta oldukça güçleşiyor. Anadolu’dan başlarsak, tarih yazımını bile yeniden gözden geçirecek bir keşif olan Göbekli Tepe önemli bir yerde duruyor. O zaman sıralamayı Anadolu’dan yapalım.
1-Göbekli Tepe: Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Şanlıurfa sınırları içerisinde bulunan bu yerleşim, MÖ 9600–9500 civarına tarihlenen Neolitik bir arkeolojik sit alanıdır. Bu tarihlemeyle dünyanın şu ana kadar bilinen en eski tarihli yapısıdır. Aslında bir tapınak kompleksi olan bu alan, bilinen en eski taş tapınaklardan birisi karşımıza çıkar. Ve avcı-toplayıcı toplumların karmaşık yapılar inşa edebildiğini gösteriyor. Bu da bize tarımın ortaya çıkışından önce sosyal organizasyon ve dini ritüellerin gelişmiş olduğunu gösterir. O dönemde avcı-toplayıcı toplumların karmaşık yapılar inşa edebildiğini göstererek, bilimin tarih öncesi insan anlayışını değiştirdi.
2- Tutankhamun’un Mezarı: Mısır’da piramitlerde 1922 yılında yapılan bir çalışmada Mısır’ın genç firavunu Tutankhamun’un neredeyse tamamen korunmuş mezarı ortaya çıkarıldı. Mezar, sağlam bir şekilde günümüze ulaşmayı başaran tek kraliyet mezarı olması nedeniyle dünyaca ünlüdür. Mezarda bulunan Altın maskeler, mobilyalar ve mücevherler sayesinde Antik Mısır’daki zengin kültürel ve teknik bilgi ortaya çıkmasıyla, antik Mısır sanatını, günlük yaşamını ve mezar ritüellerinin anlaşılmasında devrim yarattı.
3- Lascaux Mağaraları: Fransa’da bulunan bu mağaralar daha önemlisi içerisinde barındırdığı resimler; yaklaşık olarak 17.000 yıl öncesine tarihlendirilmektedir. Mağaranın duvarlarında barındırdığı hayvan resimleri, av sahneleri, insanın sanat ve sembolizm kapasitesinin çok eskiye dayandığını göstermesi açısından önemli örnekler sunar. Bu da bize Paleolitik dönem insanının yaşamı, avcılık ve ritüel anlayışı hakkında derin bilgiler sunar.
4- Machu Picchu: Peru’da And Dağları’nda deniz seviyesinden yaklaşık 2430 metre yükseklikte bulunan bu İnka yerleşimi 1911 yılında keşfedildi ve bilim dünyasında büyük bir heyecan yarattı. İnka İmparatorluğu’nun Peru dağlarındaki bu kayıp kenti, taş işçiliği, yerleşim biçimi ve mimari yapısıyla hayranlık uyandıracak bir düzen sergilemektedir. Bu sayede İnka kültürünün mühendislik bilgisi, şehir planlaması, tarım terasları ve su yönetimi sistemlerinin incelenmesi mümkün olabilmiştir.
5- Terracotta Ordusu: Çin’de 1974 yılında köylüler tarafından tesadüfen bulunan bu pişmiş toprak ordu, Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang için yapılmış binlerce asker heykelini imparatoru sürekli korusun diye üretilmişti. Birbirine benzemeyen bu askerler Çin’in o dönem hem savaş sanatını hem de heykelcilik tekniğini göstermesi açısından çok önem taşıyordu. Bu keşif, antik Çin toplumunun toplu üretim teknikleri, mühendislik organizasyon becerilerinin ne kadar geliştiği hakkında önemli bilgiler ortaya koymaktadır.
Burada sıralamayı bozmadan okuyucunun istediği sıraya yerleştirebileceği bir keşiften daha bahsetmeden cevabı bitirmek istemem.
Pompeii: İtalya Napoli’de bulunan bu kentin bulunması 1748 yılına dayanmaktadır. Öyle ki bu boyuttaki bir kenti ortaya çıkarmak o kadar kolay olmamıştır. Zira kazılar günümüzde de devam etmektedir. MS 79 yılında eteklerinde kurulu Vezüv Yanardağı’nın patlaması sonucu dağın püskürttüğü lav ve kül, kenti neredeyse tamamen kapladı ve o dönemdeki günlük yaşamı adeta dondurarak tüm yerleşimi lavların altına hapsetti. Bu yüzden kentte bulunan Evler, dükkânlar, mozaikler ve duvar resimleri vs. günümüze kadar çok iyi korunmuş durumda gelebildi. Özellikle 20. ve 21. yüzyılda yapılan kazılar neticesinde, özellikle evler ve kamu binalarındaki freskler, mermer heykeller ve sokak düzeni detaylı şekilde ortaya çıkarıldı. Pompei de bulunan termal banyolar, tiyatrolar, dükkânlar ve evlerin iç tasarımı detaylı biçimde korunmuş olması sebebiyle, Antik Roma’nın sıradan vatandaşlarının yaşamını, alışkanlıklarını ve sosyal yapısını kanıtlarıyla öğrenmiş olduk.

Nurdan Öztürk: Savaş ve doğal afetlerin yok ettiği eserlerin sizde oluşturduğu duygu çok daha derindir. Özellikle ihmal ve yeterince korunmayan eserler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Öncelikle derin bir üzüntü, kırgınlık, kızgınlık ve hayal kırıklığı gibi değişik duygulara kapılabiliyorum. Çünkü tarihi eserler yalnızca taş ya da bina olarak görülmemesi gereken; geçmişin, kültürün ve ortak hafızanın birer parçalarıdır. Tarihi eserler bulundukları yerin karakter ve kültürünü yansıtırlar. Bu eserlerin birer kimlikleri ve hafızaları var. Örneğin bir antik kent, tapınak, kilise, cami, kervansaray, medrese, hamam vs. bu örnekleri oldukça uzatmak mümkün. İşte bu bir tarihi eserin kaybı, yalnızca fiziksel bir yapının değil, aynı zamanda geçmişe dair bilgi kaynaklarının, kültürel hafızanın kaybı anlamına da geliyor. Ülkemizde vatandaşlarımız maalesef tarihi eserler konusunda yeterince bilgi sahibi değiller. Bu yüzden yörelerinde bulunan kültürel varlıkların nasıl bir potansiyel barındırdıklarını bilmiyorlar. Bu durum vatandaştan başlayarak yönetim kadrosuna kadar uzanan ihmaller zincirini beraberinde getiriyor. Türkler Anadolu’ya geldikleri vakit muazzam bir Roma ve Bizans medeniyetinin mimari kültür mirası ile karşılaştılar. Bunların büyük bir kısmını farklı kültür ve inanç bağlamında kullanamadılar. Kiliselerin camiye çevrilmesi ve ihtiyaç bağlamında köprülerin, suyollarının, sarnıçların, hamamların vb. yapıların kullanılması bunların kısmen de olsa korunmasına vesile oldu. Bunların dışında kalan kültür varlıklarının büyük bir kısmı yok olmaya yüz tutu ve büyük kısmı da korunamayarak maalesef insan eliyle yok edildi.
Osmanlıda tarihi varlıklara yeterince önem verilmemesi, değerinin yeterince anlaşılmaması bu süreci hızlandırmıştır. Özellikle Osmanlı topraklarında yabancıların aldıkları imtiyazlarla yaptıkları plansız kaçak kazılar neticesinde, bu topraklara ait binlerce kültür hazinesi yurt dışına kaçırılmıştır. Heinrich Schliemann tarafından 1873’te keşfedilen ve yasadışı yollarla yurtdışına kaçırılan, Troya II evresine ait altın takılar, broşlar, şişeler ve diademler gibi göz alıcı parçalardan oluşan 5 bin yıllık bir miras, Bergama kentinde bulunan ve Almanya’ya kaçırılan Zeus Tapınağı bunların en can alıcı örnekleri. Bu listeyi sayfalar dolusu uzatmak mümkün. Bu ihmal ve ilgisizlik karşısında insan sormadan edemiyor. Koca bir tapınak nasıl kaçırılır ve Anadolu’nun bu mirasının Almanya’da ne işi var? Ancak Osmanlının son döneminde Türk arkeolog, müzeci, ressam olan Osman Hamdi Bey’in gayretleriyle bu alanda bazı gelişmeler sağlanabilmiştir. İhmal ve yeterince korunamayan eserlere dair en önemli bilgi; 1100 yıllık Bizans İmparatorluğu’nun bıraktığı eserlerin sadece % 10’u günümüze ulaştığı verisi olsa gerek. Bu bilgi aynı zamanda ihmal ve korunamayan eserlerin çok kısa ve net bir özeti de sayılır. Günümüzde ise özellikle kaçak kazılar, plansız şehirleşme, deprem riski ve yetersiz restorasyon çalışmaları toplumda boş vermişlik hissiyatı ihmaller zincirini oluşturmaktadır.

Nurdan Öztürk: Iğdır kentini sanatsal yönde tanımlamak gerekirse neler söylersiniz

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Memleketimle ilgili bu soru için teşekkür ederim. Sorunuzu Iğdır’da günümüze ulaşan kültür varlıkları bağlamında özetlemek isterim. Iğdır Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içerisinde yer alan ve insanlığın ilk devirlerinden beri temelleri atılmış, oldukça köklü bir yerleşim alanı, Kafkasya’nın Anadolu’ya açılan kapısıdır. Birçok kültürün yaşadığı doğal, arkeolojik ve kentsel değerleri ile önem kazanan bir bölgedir. Türklerin Anadolu’ya girdikleri ilk topraklardır. Iğdır ve yöresi Malazgirt’ten 7 yıl önce fethedilen bu topraklarda daha önce var olan eserler elden geçirilmiş ve Türklerle birlikte siluet olarak değişimlere uğramıştır.
Kendisine sahip olan kültürlerin miraslarını üzerinde barındıran Iğdır ve Yöresi her el değiştirme ile birlikte büyük yıkımlara uğramış, tahrip edilmiş, yeni gelen medeniyetler kendi kültürlerini de katarak eskileri onarmış ve yeni eserler ortaya koymuşlardır.
Iğdır ve yöresi yy.lar boyunca çeşitli kavimlerin kullanım alanı olmuş, bu kullanımların ortaya çıkardığı birçok yapı, açık alan ve bunların bir araya gelmesiyle şekillenen eserler meydana gelmiştir. Böyle çeşitli uygarlıklar zamanında oluşan bu eserlerin bir kısmının yok olması, bir kısmının ise peyder pey yok oluşunu izlemek toplumsal, tarihsel ve sanatsal açıdan kayıplara sebep olmaktadır.
Iğdır ve yöresi coğrafi konumu itibariyle önemli bir bölgedir. Aras Irmağı boyunda yer alması dolayısıyla önemli bir geçiş noktasıdır. Tarih boyunca birçok olaya sahne olmuştur. Tarih öncesi devirlerden itibaren insan yerleşimine sahne olmuştur. Yapılan tüm araştırma, inceleme ve değerlendirmeler, Iğdır ve yöresinde ilk yerleşimin Paleolitik ve Mezolitik devirlerden beri var olduğu sonucunu ortaya koyuyor. Iğdır ve yöresinde Asma Köyü’nde, Kervansaray Köyü, Karakale ve Tuzluca’nın köylerindeki mağaralar Prehistorik dönemlerden beri insanlara sığınak olmuştur. Bunun yanında özelikle yukarılarda dağ yerleşimlerinde bulunan kalelerin büyük bir çoğunluğunun ilk inşa evreleri ve kesin tarihleri bilinmemektedir. Fakat konumları ve çevrelerindeki eski yerleşim izleri, bunların ilk inşa evrelerinin, Urartular’a kadar uzandığını göstermektedir. Ancak bölgenin Urartulardan sonra Med, Pers, Bizans, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi ve Osmanlı gibi çeşitli uygarlıklara sahne olması, kalelerin bir takım onarın ve eklemeler görmesine neden olmuştur. Böylece kalelerin plan ve mimarilerinde bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Kaleler genelde sarp ve müstahkem yerlere inşa edilmişlerdir. Yapı bünyelerinde su sarnıçları yaygın olarak kullanılmıştır. Iğdır ve Yöresinde, özellikle dağ köylerinde dar ve derin vadilerin bulunması sebebiyle savunma amaçlı kulelerin yapıldığı da görülmektedir. Iğdır da kale-kent kimliği ile iki önemli yerleşim merkezi ön plana çıkmaktadır. Bunlardan biri Ağrı Dağı’nın kuzeybatı eteklerinde yaklaşık 2200 rakımda yer alan Iğdır kenti ve kalesidir. Günümüzde “Korhan” diye bilinen ören yeri Iğdır’ın ilk yerleşimi olup, 1664 depreminde yıkıldıktan sonra terk edilmiş ve Iğdır günümüzdeki yerinde yeniden kurulmuştur. Diğeri ise günümüz Iğdır’ın yaklaşık 30 km batısında bulunan “Sürmeli Kalesi” veya “Karakale” ismiyle bilinen ören yeridir. Burası Oğuzların kışlık başkenti olup, Rus-Osmanlı savaşları sırasında hala aktif bir yerdi.
Iğdır ve Çevresinde geçmişte çok sayıda caminin mevcut olduğu muhakkaktır. Ancak bu camilerden günümüze bir örnek ulaşamamıştır. Iğdır ve Yöresinde toplam 4 adet kümbet/türbe yapısı tespit edilmiştir. Bunlardan 3 tanesi varlığını günümüzde de devam ettirirken, bir tanesi tamamen ortadan kalkmıştır. Bunların en eskisi 1485 tarihli Çakırtaş ( Amarat ) Kul Yusuf Kümbeti’dir dışta sekizgen, içte dairesel bir plan şeması gösteren yapı, günümüzde büyük oranda ayakta olup, giriş kapısı üzerinde yoğunlaşan süslemeleriyle ön plana çıkmaktadır. Iğdır’ın en önemli tarihi eserlerinin başında gelen Iğdır Kervansarayı, günümüz Iğdır şehrinin yaklaşık olarak 30 km uzağında yer almaktadır. Düzlük bir alanda bulunan kervansaray, düzgün kesme taş kullanılarak inşa edilmiş olup dış taraftan 24 x 55 m. Ölçülerinde muazzam büyüklükte doğu-batı doğrultusunda uzun dikdörtgen bir plan şemasına sahiptir. Kervansaray Selçuklu üslubu taç kapı süslemeleriyle ön plana çıkan görülmesi gereken ender eserlerden biridir. Iğdır’ın Aralık ilçesi Ortaköy’de bulunan Ortaköy Hamamı kesme taş ve yer yer tuğla malzemeli olup, Osmanlı döneminde inşa edilen hamam mimarisi plan formunu tamamen yansıtmasıyla geç dönem eseridir.
Iğdır ve yöresine özgün mimarisiyle karşımıza çıkan evler, yörenin dikkat çekici sivil mimarlık örneklerindendir. Yöre evleri genelde düzgün blok kesme taşlardan kalın duvarlı olarak inşa edilmişlerdir. Bazı evlerde sadece bir cephe blok taşlardan inşa edilmiş olup, diğer duvarlar kerpiç örülüdür. Genelde düz damlı olan bu evlerin duvarlarına, yörenin iklimini yansıtacak şekilde çok sayıda pencere açılmıştır. Kapı ve pencereler genelde dar ve yüksek tutulmuştur. Pencere ve kapı söveleri blok taşların dışa taşkın ve kaydırmalı düzende yerleştirilmeleriyle oluşturulmuştur. Evlerin bazılarının “peç” diye adlandırılan kapalı bir ocak sistemi ile ısıtıldığı görülmektedir. Iğdır ve Yöresindeki koçbaşlı mezar taşlarında tarih ve ölen şahıslarla ilgili bilgi içerenleri çok azdır. Bu mezar taşlarının hemen tamamı kitabesizdir. Üzerlerindeki figür ve motifler çok acemicedir. Koç-koyun heykellerinin üzerlerinde bulunan alet ve eşya resimleri ile muhtelif figürler, ölen şahsın kişiliği ile ilgili işaretler olsa gerek.
Başlangıçta genç yaşta ölen ve yiğit, kahraman insanlar için dikilen bu koçbaşlı mezarlar zamanla bu özelliğini yitirmiş, bu vasıfları taşımayan insanlar için de dikilmeye başlanmıştır. Iğdır ve yöresinde özellikle ova köylerinde hemen her mezarlıkta karşımıza çıkan koçbaşlı mezarlara dağ köylerinde rastlanmaz. Yörede koçbaşlı mezar taşlarının yanında, az da olsa ölen insanların cinsiyetleri hakkında bilgi verecek mezar taşları da yapılmıştır.
Yörede Müslüman mezar taşlarının yanında, haç motifli Hristiyani mezar taşları da sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu mezar taşlarından en ilgi çekenleri Ahura ( Yeni Doğan ) köyündeki Hristiyan mezarlığıdır. Bu mezarlıktaki mezar taşları büyük ölçülerde yapılmış olup ortaya yerleştirilen haçların etrafında geometrik süslemeye yer verilmiş, taşların yüzeyi adeta boş alan bırakmamacasına oldukça yoğun bezenmiştir. Özetle Iğdır; Türkler için Selçuklulardan beri bin yıllık kullanılmış bir vatandır. 20.yy. başlarında Rus ve Ermeni işgallerine rağmen etnik ve tarihi eserler bakımından Türklüğünü devam ettirmiştir.

Nurdan Öztürk: Bir medeniyet dili olarak ikonografi gerçek anlamda neler anlatır?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Neler anlatmaz ki. İkonografi, bir medeniyetin “görsel dili” olarak düşünülebilir ve sadece süsleme ya da sanat değil, aslında çok katmanlı bir iletişim sistemidir. İkonografik unsurlardan olan semboller, figürler, motifler vb. bir toplumun neye inandığını ve dünyayı nasıl algıladığını, o toplumun tanrı, doğa ya da insan ilişkisini ortaya koyan inanç ve dünya görüşünü yansıtır. Güç ve iktidar yapısını gösteren, hükümdar tasvirleri, taçlar, tahtlar, aslan, kartal gibi semboller kimin güçlü olduğunu ve bu gücün nasıl meşrulaştırıldığını anlatır. İkonografi, aynı zamanda iktidarın görsel propaganda aracıdır. Hangi davranışların erdemli, hangilerinin kabul edilemez olduğu da sembollerle aktarılır. Örneğin adalet terazisi, bilgelik kitabı ya da savaşçı figürler toplumun değer sistemini yansıtır. Bir medeniyet, kendisini diğerlerinden ayırmak için özgün semboller kullanır. Bu, hem “biz kimiz?” sorusuna cevap verir hem de kolektif kimliği güçlendirir. Savaşlar, zaferler, önemli olaylar ve mitolojik anlatılar ikonografi aracılığıyla kalıcı hale getirilir. Yani yazıdan bağımsız bir “görsel arşiv” oluşturur. Okuma yazmanın sınırlı olduğu dönemlerde ikonografi, bilgiyi geniş kitlelere aktarmanın en etkili yollarından biriydi. Kilise freskleri, tapınak kabartmaları veya sikkeler bu işlevi görürdü. Özetle ikonografi, bir medeniyetin sadece “ne çizdiğini” değil, ne düşündüğünü, neye değer verdiğini ve kendini nasıl anlattığını gösteren görsel bir dildir de aynı zamanda.

Nurdan Öztürk: Bir esere baktığınızda ilk önce ilginizi ne çeker?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Burada normal olarak baktığınız esere göre değişebilen duygu, hissiyat ve ilgiden söz etmek gerek. Bunu resim, heykel ya da mimari, mimaride kale, tapınak, kilise, cami vb. gibi farklı yapı türlerine göre ayrı ayrı açıklamak mümkündür. Çok geniş yelpazede değerlendirilebilecek bu soru için belirli alanlarda örnekleme sistemiyle cevap vermenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Örneğin resimde Bir esere baktığımda ilk dikkatimi genellikle kompozisyon ve renk kullanımı çeker. Çünkü bunlar eserin genel havasını ve izleyicide bıraktığı ilk duyguyu hemen belirler. Işık ve gölge kullanımı yeterli mi? derinlik ve vurgu yaratıyor mu? Yakından bakınca detaylar keşfediliyor mu? Resimde anlam ve hikâye var mı? Bana bir şey anlatıyor mu, yoksa soyut bir his mi veriyor? Renklerin sıcak-soğuk dengesi, figürlerin yerleşimi ve bakışımı nereye yönlendirdiği hemen ilk izlenimi oluşturur. Sonra ışık–gölge, fırça izi ve detaylara geçilir. Resimlerde en hızlı “duygu aktarımı” renk ve kompozisyonla olur. Heykelde ilk bakılan şey çoğunlukla form ve oranlar olur. Eserin kütlesi, dengesi ve hangi açıdan nasıl göründüğü çok belirleyicidir. Ardından yüz ifadeleri (varsa), malzeme seçimi ve yüzey dokusu dikkat çeker. Heykelde özellikle “gerçeklik hissi” veya “soyutluk” ilk anda etkiler. Bir kalede konum seçimi önemlidir. Ne amaçla inşa edilmiş? Garnizon kalesi mi? Kale-kent mi? Karakol mu?, tepeye mi kurulmuş, denizi mi kontrol ediyor, ticaret yolunu mu gözetliyor? Savunma mantığı nedir?. Duvarlar bazı yerlerde neden kalın, kuleler neden şu açıyla yapılmış? Mazgallar hangi yöne bakıyor? Kule formları neden farklı? Bir kuşatma anında hangi yolları izlemişler? Kuşatma izleri aranır: tamir edilmiş surlar, farklı dönem taşları, top güllelerinin açtığı hasarlar. Aynı kalede farklı uygarlıkların izleri olabilir. Örneğin Roma temeli üzerine Bizans ekleri, onun üstüne Osmanlı tamiratı. vs.vs. yine bir Bizans kilisesine baktığım zaman; kubbe tekniği, mozaikleri, ikonografisi, iç mekândaki “mistik ışık” kullanımı. Ayasofya’da bu sorular yerini, kubbenin nasıl ayakta durduğunu, hangi sütunun antik tapınaktan devşirildiğini, hangi mozaiğin ikonoklazm döneminden kurtulduğuna dönüşür. Bir Osmanlı camisinde ise durum tamamıyla farklılaşır. Mekânın akışı ve huzuru, kubbenin insanı merkeze toplaması, hat sanatı akustik, Işık kullanımı vb. duygular ön plana çıkar.

Nurdan Öztürk: Kilikya ve Doğu Anadolu pek çok sessiz eseri barındırıyor. Sizce yeterli ilgiyi görüyor mu?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: En büyük sıkıntılarımızdan biri ilgisizlik. Bence Kilikya ve Doğu Anadolu’nun yeterli ilgiyi gördüğünü söylemek zor. Kilikya bir nebze de olsa Doğu Anadolu’dan biraz daha şanslı sayılır. Doğu Anadolu’nun bölgeler içerisinde en geride olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Hatta Kilikya ve Doğu Anadolu Bölgesi çoğu zaman Türkiye’deki daha popüler olan Efes, İstanbul çevresi, Antalya, Kapadokya gibi arkeolojik ve kültürel merkezlerin gölgesinde kalıyor. Oysa Kilikya ile Doğu Anadolu Bölgesi çok katmanlı bir tarihi geçmişe ev sahipliği yapmaktadırlar. Urartulardan,Hititlerden Roma’ya, Ermenilerden Selçuklulara kadar uzanan geniş bir miras var. Ancak bu kültürel zenginlik birkaç noktada yeterince görünür değil: öncelikle, kazı ve restorasyon çalışmaları büyük ölçüde sınırlı bütçelerle yürütülüyor. Bu da birçok kültür varlığının ya ortaya çıkarılamamasına ya da tanıtılamamasına yol açıyor. İkincisi, turizm altyapısı eşitsiz. Bazı önemli alanlara ulaşım zor, rehberlik ve bilgilendirme yetersiz kalabiliyor. Üçüncüsü de tanıtım eksikliği: Kültürel miras anlatısı çoğunlukla uluslararası vitrine taşınamıyor. Buna rağmen son yıllarda özellikle akademik çalışmalar ve yerel girişimlerle bir hareketlenme var. Ama genel tabloya bakınca, bu bölgelerin potansiyelinin hâlâ tam anlamıyla kavrayabilmiş değiliz. Bu yüzden de doğru olarak değerlendirildiğini söylemek oldukça zor.

Similar Posts

  • Çise

    ne yaniölüyor mu hâlâ Narkissosbuğusuz göl aksindesaçlarına dokunan elleriylegün ışığını uzaklaştırangüzelliğin çarkını döndüren hüznüyle kavuşmayan kollarındijital sarılmaların yorgunluğudüşüyoryılların başıboş yarısınakalpli öpücük emojisiyiyip bitiriyor duyguları -ah yüce niyetlerhep başa konsa dahiçbir duaya sığmıyor rahmetiyüz üstü bırakıyorsahibini en zayıfen inandığı yerinden- hizmetindeyim en gergin düşünceninve nefes aldıkçacenk ediyorum nur yüzlü ölülerimlenasıl da uzaklaşıyorum lanetli anılardanzamanın hayrına ölçülü…

  • Tuz

    Deniz o sabah çekilmemişti. Köydekiler bunu önce fark etmedi. Balıkçılar teknelerini hazırladı, kadınlar kapılarının önünü süpürdü, kahvenin sahibi Mustafa da tahta sandalyeleri her zamanki gibi duvarın dibine dizdi.Sonra biri, denizi gözleyerek, “Su fazla yukarıda,” dedi.Bu sözü kimin söylediğini daha sonra hiç kimse hatırlayamadı. Fakat cümleyi duyan herkes denize dönüp baktığında suyun gerçekten de fazla yukarıda…

  • ELLERİNDEN ÖPERİM DENİZ

    zamanın ördüğü fırtınayaşanan bunca acıaklımdan uçar gider seni görüncebir ana kucağısıninsanı bağrına basankederi tasayı unutturan çocuk olurumkumsalında mutlulukdalgalı eteğindesevinçten bir çığlıktutuşur umudun ellerikuşlar içimde sonsuz mavicıvıldar söz dinlemez ufkumaşka döner yeryüzü insanmışım derimözgürmüşüm meğerne eşsiz yaşamne muazzam dünyasın senellerinden öperim deniz Fazlı Humar

  • Yol Dizeleri

    GecedeBulutların savrulmasından Damlalar birbiriyle yarıştı.Gözleri ela köpekçikİnsan yüzlerinden medet umduKovamadı kimseAğzına lokma götürenlerehal dilince konuştu.Sonra bir köşecikteUykuya yenik düştü.Kadınlar sohbeti severdi.Yılan gibi kıvrılan yollarakızı ve oğlu için katlandı.Ben sustum.Benim hikayem kimseninkine benzemezdi.Arkadaşım yolu yarıladı ben ancak hareket ettim.Uykuluk yerimi hazırladım.Geceye yıldız düşündümAydın’a gelmiştikHava parçalı bulutluGüneşin ışıkları süzülüyor arasındanGece nasıldım ya der gibi…Uzun yol eridi birazBen…

  • Sallanan Sandalyem

    Kimler geldi, kimler geçti diye düşündü. Artık yıpranmıştı. Boyası dökülmüş, bakımsızlıktan viraneye dönen evler gibi olmuştu. Ne çok şey görmüştü, anlatsa bir ömre sığmazdı. Çok genç olduğu zamanlar geride kalmıştı. Artık anılarına sarılıyor, onlarla oyalanıyordu. En sevdiği saat dilimi, geceydi. O zaman dinlendiğini hisseder yalnızlığın tadını çıkarır ama bir o kadar da üzülürdü. Dün yaşadığı…

  • | |

    Merhaba 40

    Bu satırları okuduğunuz günlerde Nehirden Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi önce 7. Bornova Kitap Günleri’nde yer alacak, ardından 16. Kocaeli Kitap Fuarı’na katılacak. Kırkıncı sayımız da hem Bornova’da hem Kocaeli Kitap Fuarı’nda okurlarıyla buluşacak. Kendimizi hâlâ dün yayımlanmaya başlamış bir dergi gibi hissettiğimizden, kırkıncı sayıya ulaştığımızı yazıyla ifade edince bunun büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz. Evet,…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir