TÜRKİYE’DEKİ TARİH VE KÜLTÜR İSRAFI, Oğuz Mutlu

Anadolu; tarih boyunca birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapmış, birçok farklı devletin egemenliği altına girmiş, birçok farklı kültürün gelişimine tanıklık etmiş bir coğrafyadır. Bu topraklar; Truvalıları, Frigleri, Hititleri, Lidyalıları, Urartuları, İyonları da gördü; Pers hakimiye-tini de… Büyük İskender’in hükmü altına da girdi, Roma İmparatorluğu’nun hükmü altına da. Bizans ile Türkler ise, Anadolu için yüzyıllar boyunca durmaksızın savaştı ve savaştı…

Böylesine farklı ulusların, böylesine farklı kültürlerin; savaş, ticaret, göç gibi etkenlerle sürekli birbirleriyle kaynaştığı Anadolu, bu sayede tarihi ve kültürel miras bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birine dönüştü.

Bu toprakların en uzak, en sapa köyünden bile antik hazineler fışkırabilir. Bozkırın ortasındaki çorak ve ufak bir tepe, bir kralın tümülüsü çıkabilir. Üzerinde adım adım dolaştığımız en sıra-dan yer, bin yılların kadim hatıralarını barındırıyor olabilir.

Peki, biz halk olarak tüm bu tarihi ve kültürel zenginliklerin fakında mıyız? Üzerinde doğup büyüdüğümüz, yaşadığımız bu coğrafyanın ve bu coğrafyaya ait olan değerlerin kıymetini bi-liyor muyuz? Buna cevabım, maalesef ki kocaman bir hayır! Biz, tarihin bize sunduğu hediye-leri, elimizin tersiyle itmekten başka bir şey yapmıyoruz. Tarihe sahip çıkmaktan anladığımız tek şey, geçmişten kalan çanak çömleği müzelerde sergilemek… Tabii onu da “layıkıyla yapı-yor muyuz?” ya da “müzecilikte hangi seviyedeyiz?” diye sorarsanız; işte o başka bir sitem dolu yazının konusu…

Günümüzde; halkımız, eğitim sistemimiz, hatta milliyetçilik anlayışımız dahi; Anadolu mede-niyetlerini “Türklerin Anadolu’ya göçmesinden önce Anadolu’da yaşayan, bizimle ilgisi alakası olmayan yabancılar” olarak görmekte ve tanımlamakta… Anadolu medeniyetleri, ders kitap-larında dahi ancak üç beş cümleyle geçiştirilmekte… Anadolu medeniyetlerine ait, kendi öz vatanımızdaki antik kentler bile, kendi halkımızdan çok yabancı turistler tarafından ziyaret edilmekte…
Halkımızda ve mevcut kültürümüzde öyle bir bilinçaltı oluşmuş ki; sanki Anadolu medeniyet-leri, Türkler Anadolu’ya göç etmeden önce en son ferdine kadar yok olmuş ya da Anadolu’da bir kişi bile kalmayıncaya dek göç etmiş. Evet; savaşlar, işgaller, doğal afetler, kuraklık, salgın hastalıklar gibi birçok sebeple Anadolu’da büyük göçler, büyük toplu ölümler yaşandı; fakat bunlar Anadolu’daki tüm ulusları bu coğrafyadan silip atacak ölçüde değildi. Anadolu mede-niyetlerini oluşturan çoğu ulus, devletleri yıkılsa da Anadolu’da başka devletlerin hükmü al-tında yaşamaya devam etti. Zira Anadolu, tıpkı bizler gibi onların da vatanıydı.

Türkler, 1071 senesindeki Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu’ya akın akın göç ettiler ve asır-lar boyunca Anadolu’daki yerel halklarla evlilik, kültürel etkileşim, asimilasyon gibi etkenlerle karıştılar. Böylelikle günümüzdeki mevcut ulusumuzu oluşturdular. Anadolu’da Türklerle ka-rışmayıp, kimliğini koruyarak asimile olmayan Rumlar, Ermeniler gibi çeşitli etnik yapıların çoğunluğu da geçen yüzyılda mübadele, göç gibi etkenlerle Anadolu’dan ayrıldı.

Bu yüzdendir ki; genetik olarak bizler, Orta Asya’daki Türkler kadar Anadolu medeniyetlerini oluşturan ulusların da soyundan geliyoruz. Mete Han, Bilge Kağan, Attila kadar; Truvalı Prens Hektor, Frigya Kralı Midas, Miletli filozof Thales de bizim atamızdır. Orta Asya Türk mitoloji-sindeki doğurganlık tanrıçası Umay Ana kadar; Anadolu mitolojisindeki bereket tanrıçası Ki-bele de bizim kültür mirasımızdır. Orhun Yazıtları kadar; Frig kaya anıtları da bizimdir. Anadolu medeniyetlerini, neden tarih ve kültür hırsızlığına soyunmuş başka ülkelere kaptırıp, yem ediyoruz? Neden bizim olana, atalarımızın mirasına sahip çıkmıyoruz?

Tam da bu noktada, Atatürk’ün 1924 anayasasına koydurttuğu Türk Vatandaşlığı tanımını siz-lere hatırlatmak istiyorum:

“Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık itibarıyla Türk denilir.”

Atatürk, Anadolu’da birbirleriyle kaynaşan farklı etnik yapıları işte böyle tanımlamış; bunları “Türk” isminin gölgesinde birleştirerek, aynı hedefe yürüyen bir kitle haline getirmek iste-miştir. O yüzdendir ki günümüzdeki “Türk Ulusu” kavramı, asla sadece Orta Asya’dan gelen Türk ırkını betimlemez. Türk Ulusu ibaresi; ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme gibi çirkinliklerden münezzeh şekilde kuşatıcı, barışçıl, birleştirici bir ifadedir.

Anadolu’daki bu tarihi ve kültürel zenginliği, Atatürk kadar iyi görebilen bir başka isim de Fa-tih Sultan Mehmet’tir. Sultan Mehmet, 1462 senesinde Midilli’nin fethi esnasında; Çanakka-le’ye uğramış, Truva kentinin kalıntılarını ziyaret etmiş, Truvalı kahramanların mezarlarını aratmıştır. Sultanın tarihçisi olan Kritovulos, Fatih’in tarihi kentin kalıntılarını incelerken şun-ları söylediğini yazmaktadır:

“Allah, beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu zamana kadar sakladı. Biz bu şehrin düşmanlarına galip geldik ve onların vatanlarını aldık. Burayı Yunanlar, Makedonyalılar, Tesel-yalılar ve Moralılar almışlardı. Bunların biz Asyalılara karşı defalarca yaptıkları kötü davranışla-rın intikamını, aradan birçok devirler ve yıllar geçmesine rağmen onların torunlarından aldık.”

Tıpkı Fatih gibi, Atatürk’ün de hezimete uğrattığı Yunan Ordusu’nu görünce “Truvalıların öcü-nü aldım” benzeri bir cümle sarf ettiği rivayet olunur. Atatürk’ün, Anadolu medeniyetlerine verdiği önemin en büyük ispatlarından bir tanesi de işgal altındaki ülkesini kurtarma mücade-lesi verdiği dönemde dahi, 1921 senesinde kurdurduğu Anadolu Medeniyetleri Müzesi’dir.

Fatih ve Atatürk, liderlik kapasitelerine ve entelektüel birikimlerine yaraşır şekilde; bizlere Anadolu medeniyetleri konusunda da yeni ufuklar açmış, en akılcı şekilde örnek olmuşlardır. Bu iki dev ismin ve aklın sesini dinlemeyip; sığ ve öngörüsüz bir sözde milliyetçilikle, Anadolu medeniyetlerini ötekileştirmek, her şeyden evvel bir tarih ve kültür israfıdır. Tarihleri ve kül-türleri zayıf olan uluslar, günümüzde dahi kendilerine tarihsel ve kültürel miras edinebilmek için; kendileriyle ilgisi dahi olmayan tarihsel medeniyetleri, kendilerinin ataları olarak lanse edebilmektedir. Hal böyleyken, bizlerin gerçekten soy bakımından atası olan medeniyetleri inkâr etmesi, tarihin uzak köşelerindeki yabancılar olarak görmesi, kabul edilebilir bir durum değildir.

Üstelik Anadolu medeniyetleri; utanılacak, reddedilecek tarihi miraslara sahip değildir. Top-rağa tarımla hükmeden Frigler, Antik Mısır’ın kâbusu Hititler, ilk kez madeni para basan Lidya-lılar, vatanlarını işgalcilere karşı canları pahasına savunan Truvalılar, cesur savaşçılar olan Urar-tular, bilge İyonlar; ulusumuzun tarihine ancak gurur katar.

Anadolu insanının, mazisindeki zenginliği en kısa sürede keşfetmesi dileğiyle…

38. sayıdan

Similar Posts

  • Bahara Güzelleme, Yasemin Kaya

    Bahar ne güzel bir mevsimdir. Şimdiye kadar kaç şair, kaç yazar ölümsüz mısralarla, satırlarla onun güzelliğini anlatmıştır da hâlâ her eli kalem tutanın, gönül dili şakıyanın ‘bahar’la ilgili söyleyecek, söylenmiş söylenmemiş, duyulmuş duyulmamış iki çift lafı vardır. Geçmişten bugüne dünyaya gelen insan sayısınca bahar vardır, o insanlar kaç yıl yaşadıysa da o kadar bahar görmüşlerdir….

  • İLETİŞİMİN, TOPLUMUN MERHEMİ OKUMAK, Tuğçe Yerdelen

    “Demokratik çağdaş toplum olabilmek için yeni iletişim becerileri kazanılması gerektiği belirtildi. Şimdi, şöyle bir soru aklınıza gelebilir: iletişim sadece toplumsal amaçları gerçekleştirmek için mi gereklidir? Hayır ! İletişim, aslında hem kişisel, hem de toplumsal bir süreçtir. Bir başka deyişle, iletişim, iki kişiyi ilişki içine sokan psikososyal bir süreçtir” Doğan CüceloğluKendimi tanımlarken ömrümü okumaya adamış birisi…

  • |

    Zaman Taşı, Rüzgar Çolak

    Rüzgâr, Uzay ve Tuğra gittikleri müzede; fanusun içindeki siyah göktaşını incelerken; hızla yanlarına gelen Kara Şimşek’in fanusa çarpmasıyla içindeki göktaşı dışarı fırladı.Kara Şimşek, göktaşını havada kapmasıyla birlikte hepsi bir anda zaman tünelinin içine girdiler.Zaman tüneli içinde sırasıyla; Dinozorlar Çağına, Mustafa Kemal’in başlattığı Kurtuluş Savaşına, Korsanlar Diyarına ve gelecek zamanda; 2045’te Bir Güne gittiler. Gittikleri yerlerde;…

  • On Sekiz, Leyla Karataş

    Kim bilir hangi sabahlara astım uykumuYarı ölgün yarı yorgun bedenimCaddelerde yürüyorumAyaklarım yokmuş gibi ezginKuş soluğu kadar canımPerdeli parmaklarım tutmuyor yadigâr sebepleriÇocuklar koşturuyor etrafımdaGözleri çakmak çakmak çocuklarYemek masalarına serdiğim kırgınlığımSusamış dudakları çatlamış sabah Yüzüne kara bir bulut oturmuş gönlümünÇağırıyorlar dokunuyorlar duymuyorumAskıda açlık ekmeği gibi,Her an soğuyorum çivideki torbadaYavaş yavaş el değmeden Dünde yitenin külüSeni anlamak, ah…

  • Soluk Mavi Nokta

    Şimdi senin gözlerini,Mısralara işlemek isterdim.Gülüşüne mavi ekleyipSolumak isterdim.İçinde kanayan nehirleri,Denizlere dökmek isterdim.Yalnızlığına dahil olmak isterdim.Bir ömür boyu yalnızlığına…Korkularına sarılmak isterdim.Sırtındaki hançerleri güllerle kazımak isterdim. Senle yürümek isterdim,Bu soluk mavi noktada. Ağaçların kuşlara öğrettiği şarkılar da vardır.Sana unuttuklarını hatırlatmak isterdim.Öpmek isterdim,Kırılan çocuk kanatlarını. 5. sayıdan

  • İnsan Nereye gider, Fazlı Humar

    öpmeden çiçeğini koklamadanbağrına basmadan henüziçin için tutuşup yanarakinsan nereye gidercanının yarısını bırakarak ölümün kutsal çağındakısalır ayaklarındönüp uzun uzun bakarsınbıraksalar darmadağın aşkınıyeniden yaratacaksıninsan nereye giderhasret kurşunu ile yaşayarak sarılmak istersin delicegüzeller güzeli zeytin ağacınakurban olursun havasına suyunayememiş içmemişsindir hanivar etmişsindir yokluktansonra yer yerinden oynarsökülürsün kökündeninsan nereye gideraziz toprağından koparak kıpır kıpırbir özgürlüğe uyanırsıngüller açmıştır yüzündegökyüzüher zamankinden…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir