ZEYTİNLER

Yolun sağındaki bahçeyi yeşile boğan kalın gövdeli zeytin ağaçlarına baktı Mazlum. Az sonra çıkacağı anayolda, bir traktörün çarpması sonucu hayatını kaybeden gönlü de kendi de incecik annesi geldi aklına… Eşeğin iki yanındaki küfelerden asfalta savrulmuş zeytinler, güneşin altında küçücük kömür parçacıkları gibi parlıyordu. Hayvanın gözleri iri iri açılmış, yük taşımaktan yorgun düşen bedeni cansız yatıyordu. Bir fırtına koptu içinde. Annesinin can verdiği tarafa bakamadı. Onun kanlar içindeki cansız bedenini düşünmek, Mazlum’u fazlasıyla üzüyordu; kan ter içinde kalıyordu vücudu.

Kazan gölüne doğru yürüdü. Gölün sıcak ağır kokusu, aklında ölümle birleşti. Göl kuşlarının çığlığı yankılandı kulaklarında. Bir de annesinin son susuşu… Tepelerde açmış kırmızı şakayıkları düşündü uzun uzun…

Annesinin ölümünden sonra, teyzesi babasını ikna edip yanına aldı Mazlum’u. Lise öğrencisiydi. Teyzesi, her çarşamba Selçuk’un büyük pazarına giderken, oğluna ve Mazlum’a sıkı sıkı tembihlerdi:

“Güzel güzel anlaşın, acıktığınızda dolapta yemek var, yersiniz.”

Kilolu bedenini iki yana devire devire, yoksulluğun daralttığı evden bir haftalık mutfak ihtiyacını gidereceği pazara doğru yola çıkardı teyzesi. Yürürken aksayan dışa dönük sol ayağı, Mazlum’u hüzünlendirirdi.

Teyzesinin oğlu Kadir’le yalnız kaldırdı Mazlum. Kadir, Mazlum’un o evde yaşamasından hiç hoşlanmazdı.

“Aynı yaştayız; iyi arkadaş olabilir, iyi anlaşabiliriz Kadir,” derdi Mazlum.
Oysa Kadir, onu hiçbir şekilde istemiyordu. Okulu bırakmıştı. Anne ve babası, onu, okuluna devam etmesi için ikna edememişlerdi… Mazlum’un sakin, çalışkan bir öğrenci olmasından rahatsız oluyordu. Mazlum’a aynı cümleleri tekrar ediyordu sürekli:
“Zeytinköy’e, evine dön, babanın yanına. Babamın kazandığı para ancak bize yetiyor. Senin babanın bağı bahçesi, zeytinlikleri var. Baban zengin. Okuyup da ne yapacaksın?”
Bu sözleri her duyuşunda, Mazlum’un içinde bir zeytin dalı kırılıp toprağa düşüyordu. Başını iki elinin arasına alıp susuyordu.
Teyzesi de eniştesi de Kadir’in ona karşı bu kaba davranışını, hadsiz sözlerini, ölçüsüz tavırlarını biliyorlardı.
Teyzesi, “Mazlum’un sana ne zararı var? Yapma Kadir, yapma yavrum. Siz teyze çocuklarısınız. Kardeş sayılırsınız. Yapma,” diyordu sürekli.
Eniştesi ise Kadir’e ters ters bakıyor, yaptıklarının yanlış olduğunu tane tane açıklıyordu. Lakin Kadir, anne ve babasının söylediklerini dikkate almıyordu.
Arabalı bir vapurun kaptanıydı eniştesi. Yoğun çalıştığı için yorgun gelirdi eve. Uzandığı kanepede, televizyonun karşısında uyuklardı. Mazlum, eniştesinin yorgun, bitkin haline baktıkça içinden vapurların, martı çığlıklarının geçtiğini düşünürdü.
Bir keresinde teyzesi, bir şey anlatırken göz ucuyla uyuklayan eniştesini işaret etti. Gücenik bir sesle:
“Hiç dinlemez beni. Hep yorgun. Hep uykusu var. Bir yaz sinemasında tanışmıştık eniştenle, Mazlum. Çok güzel bir filmdi. Oyuncular o kadar gerçekçi oynuyorlardı ki, kalkıp beyaz perdeye dokunsam, sanki ellerim ıslanacaktı. Filme verilen on dakikalık molada gördüm enişteni. Üzerinde beyaz denizci kıyafeti vardı. Filmin başrolündeki erkek gibi öyle melül mahzun baktı ki bana, ben de filmin başrolündeki kadın bakışıyla baktım ona. Neyse, bilinen seyir işte… Bir zaman sonra evlendik,” dedi.
Mazlum, dönüp eniştesine baktı. Televizyonun karşısındaki kanepeye uzanmış, horluyordu. Üzerindeki atletin göğsünden kıllar taşmış, siyah çizgili pijaması buruş buruş olmuştu. Bu haliyle eniştesini romantik bir aşk hikâyesinde düşünemedi. Gülümsedi. Aklına, Zeytinköy’deki kız arkadaşı geldi. Tombul bir kızdı. Yanakları al al. Arada bir buluşur, sohbet ederlerdi. “Bir gün yine karşılaşır mıyız acaba?” diye geçirdi aklından…

Kadir’le aynı odayı paylaşıyordu. Evde kimsenin olmadığı bir gün, masadaki defterlerini kitaplarını toplayıp pencereden bahçeye savurdu Kadir. Öfkeyle bağırdı:
“Defol git evine, babanın yanına, laftan anlamıyor musun?”
Onurlu, ödün vermez bir insandı Mazlum. Sesini çıkarmadı. Sakince bavulunu topladı. Ve kapıyı çekip çıktı…
Kararlıydı. Bir daha, çok sevdiği teyzesini ve eniştesini, Kadir’in huzuru bozulmasın diye ziyaret dahi etmeyecekti…
Kadir pencereden:

“Güle güle!” diye bağırdı. “Bir daha gelme. Duydun mu beni? Bir daha gelme buralara!”
Selçuk’tan Zeytinköy’e giden bir otobüse bindi. Sessizdi… Annesinin ezildiği o yola geldiğinde, otobüsten indi. Karşıya geçip Kazan gölünün kıyısından evlerine doğru yürüdü. Yol kenarındaki zeytinliğe bakarken, annesini ölümsüz bir zeytin ağacı olarak hayal etti…

Evin sokağına girdiğinde, babasıyla karşılaştı. Sıkıca sarıldı babasına. Babası da ona sarıldı sımsıkı… Eve girdiler. Çok özlemişti evini. Evin her tarafını gezdi. Babasına;
“Ev annem kokuyor baba,” dedi. Bir süre sustular; ağladılar. Baba oğul, bir daha hiç ayrılmadılar…

Mazlum, lise bittikten sonra bir yıl ara verdi okumaya. O bir yıl içinde, babasının da desteğiyle sınava çok iyi hazırlandı. Tıp Fakültesi’ni kazandı. Okudu. Doktor oldu. Annesinin memleketi Ardahan’a gitti. Babasını da götürdü yanında. Evlendi. Çoluğa çocuğa karıştı… Zor ve soğuk coğrafyanın sıcak yürekli insanlarına öylesine içten, öylesine güzel alıştı ki, gece gündüz demeden, herkesin derdine şifa olmanın mücadelesini verdi hep…

Similar Posts

  • |

    Dil Yanlışları

    Dil sorunları kolay çözülmüyor. Yazıp çizdiklerimizi dipsiz kuyuya atıyoruz. Aydınlarımızın çoğu Dil nedir, sorusuna bile yanıt aramıyor. Ne ki kimsenin bilmediği yok! Örneğin dilbilim alanında genel kabul görmüş, benimsenmiş Ferdinand de Saussure, Humbold bilinse iyi olmaz mı? Saussure saymaca kuramının düşünürüdür. Nedir saymaca? Dilde adlar, sözcükler ile sesler, biçimler… arasında ilişki çok düşük orandadır. Daha…

  • Bir Anın Aynası

    Veysel Çolak’tan iki şiirli anı Şiir Kâğıt Tütün Cemal Süreya “Beni Öp Sonra Doğur Beni” (1973) adlı kitabını yayımladığında on dokuz yaşındaydım. Şiirlerim Memet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergi’de yayımlanıyordu. O günlerin birinde Arif Damar’ın Suadiye’deki Yeryüzü Kitabevi’ne uğradım. Erken saatlerde gitmiştim. Bütün günümü kitabevinde geçirdim. Akşamına da Cemal Süreya ile buluştuk. Böyle tanışmıştım onunla. Bana…

  • BOZ YEŞİL YAPRAKLI ANKA; DELİCELER

    Bir sabah, sepetin içinde kapınızın önüne terk edilmiş halde bulduğunuz bir bebek sanki ilkten. Ya da ağır geldiğinden bir leyleğin daha fazla taşıyamayıp tam bahçe duvarınızın dibine düşürüverdiği yeşil bir gülümseme. Çat kapı yapmışçasına. Ansızın karşınızda. Bahçe sularken gördüm. Bir delice zeytin bitivermiş taş duvarın dibinden. Akşamdan sabaha. Üç beş yapraklık körpecik fide gün ışığı…

  • Otuz Sekiz Yaşın

    Nerede kaldı sekiz yaşın?Hani o çok sevdiğin kırmızı pabuçların?Ya bayramda alınan güllü, yeşil renkli elbisen?Annen hatırlasın seni diye, sekiz yaşında mı sakladın?Sığdıramazken yüreğini koca dünyaya bir karanlık odada mı saklandın?Nerede kaldı 38 yaşın?Kendini mi tamamladın?Yoksa sekiz yaşını on sekiz yaşındaki kalbine mi bağışladın?Nerede kaldı geçmiş yılların?Hangi seneyi, nerelerde, hangi seneyle suçladın?Hangi seneyi, nerelere, hangi seneye…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir