Yas
- Ze-us Don-dur-maaa !!
-Ne dedin? Bir bakayım ..Evettt .Peki neden şaşırdın?İda dağlarının eteklerindeyiz.. - Otlu dondurmalar var ;kekikli, lavantalı, fesleğenli, naneli… okumaya devam etti Ela tabelaları. Bildiğin ot bunlar yaa!
- Ya bunlardan dondurma mı olur?
-Ben kekikli almak istiyorum.
-Kızım bu et mi?
Yirmili yaşlardaki mavi gözlü genç satıcı araya girdi.
-Öyle demeyin , deneyin .Bayılacaksınız. Kekik ve lavanta on numara .Geldiğinden beri şokta olan Ela kekikli istedi .Senem de lavantayı tercih etti.
-Zeus altarına gideceğiz de mi Senem? - Hasbam, işi gücü Zeus. Kızım ona yarın gideriz.
- Gün batımı felan , manzara müthiş oluyormuş
-Tamamdır Elaa. - Haremine bizi de alırsa bak karışmam, gülüştüler.
Dondurmalarını kaptıkları gibi asırlık çınar ağacının altında ki sandalyelerden birine oturdular.Şirin mavi sandalye ve masalarla doluydu burası. Serin bir rüzgar portakal çiçeklerinin kokusunu doldururken burunlarına , tatlı tatlı da yüzlerini okşuyordu.. Büyük şehirlerin gürültüsünden kaçmış insanlardı buralara gelen.Taze ot kokuları ve ıhlamur kokuları ile şifalanma niyetindeydiler.Kimisi sanat kimisi edebiyat konuşurlarken kilise çanlarının sesi sohbetlerinin uğultusunu bastırıyordu.Önlerinden geçen çocuklar baharın tesiri kanlarına geçmişken fokurdayan enerjileriyle okul yolunu tutmuşlardı.Zilin sesiyle sınıflarına geçmiş yılın bu son derslerinde sessizliğe bürünmüşlerdi şimdi .Bulutlar rüzgarla sürüklenmiş tane tane bırakıyorlardı yüklerini.Hafif bir toprak kokusu sardı şimdi de burayı.
-Ohh, miss .Dondurmalarımızı yerken biraz soluklunalım.Daha çok zamanımız var dedi, Senem dondurmasını iştahla yerken. - Aman Allah’ım muhteşem bu .Kekik değil sanki başka birşey.Immh..bayıldım , dedi Ela.
-Lavanta da çok güzel.Bir yandan da dudağına bulaşan dondurmayı siliyordu Senem . Çocuklar gibi şenlenmişlerdi . - İyiki geldik ya . Adatepe köyü çok güzel görünüyor ve lezzetleri ile şimdiden mestetti. Gri Ankara boğmuştu beni.
-Kızım seni Ankara’ nın grisi değil boğan. Neyse bunları konuşmaya mı geldik. Hadi kalk, yolda devam edersin. Şu köyü bir görelim. Sonra da taş evimize gidelim, dedi Ela sevinerek..
Arnavut kaldırımları ayaklarının altında tıkırdarken ortalıkta çam kokusu vardı. En çok da şu kapılar … Nedir bu kapıların gizemi? Bahçe kapıları idi. Mavi olan da vardı, kiremit rengi ya da kahverengi. Tahtadan yapılma, ardında saklı hayatlar. Kiminin bahçe duvarından sarkan bengoviller, kiminin leylaklar… Rengarenkti köy. Senem eğildi bir lavantayı kokladı. Gözlerini kapadı, mest olmuş bir edayla
-Ohh , miss dedi.
Boynundaki fotoğraf makinesi ile çiçeğe iyice yaklaştırdı merceği.Bu güzelliği ölümsüzleştirmek niyetindeydi ve deklanşöre bastı. Zeytin ağaçlarının yanından geçerken dallarının arasından yerdeki bir kediciğin de fotoğrafını çekti, başını okşadı.Sevginin dili yoktu. Anılarını biriktirirken bu çiçek dallarıyla taş evleri ardlarına alıp selfi çekmeden olur muydu hiç?
Sonunda kalacak oldukları eve geldiler. Orion takım yıldızlarından biriydi bu ev. Belelquese .Ela araştırıp bulmuştu. Avcı yıldızı mı nedir? Pek bilmedikleri. Yorulduğunu hissetti bahçedeki hasır koltuğa oturdu. Hep bir nefes almak istiyordu. Kalbini mengenede gibi hissediyordu. Çamlara baktı, soluğu kesiliyor gibi oluyordu. Şurda burda fışkıran rengarenk bitkiler, çiçekler..serili taşlar.
Ela içeri girmişti bile. İlk giren istediği odayı alır diyordu. Senem hiç ses etmedi doğayı dinliyordu . - Hadi, Senem gel artık. Vedalaş zeytin ağaçlarıyla..
Senem gülümseyerek kalktı. Ela bu hayatta tek yoldaşı idi.
-Yorulmadın mı sen? Hadi sız bir yere artık dedi Ela’ ya.
Rüzgar otları, ağaçları sallıyordu. Akşam olmuş gün kavuşmuştu çoktan. Kendine kalan yatağa uzandı. Penceren bakınca pırıl pırıl gökyüzünde ışıltılı yıldızları seçebiliyordu. Hiç anlamazdı yıldız takımından felan. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Bedeni yavaş yavaş uykuya teslim oluyordu. Ne kadar dirense de onsuz geçecek yeni bir güne teslim olmuştu. Uyumuştu çoktan .
Nihayet Senem’in penceresini de bulmuştu gün ışıkları. Bulutlar çiy damlalarını bırakmıştı yapraklara güneş de doğmuş İda’nın tepesinden eteklerine geziniyordu. Tatlı bir serinlikle içeri dolmuştu. Hafif ürperdi. Ela’nın sesi aşağıdaki mutfaktan geliyordu . - Hadi Senem kahvaltıya.
Yorganı tekrar çekti başına . - Bu sefer de kekikli reçel mi var? Kekik kokusu sardı her yanımı.
Bunları söyledikten sonra Ela’nın kapıda olduğunu farketti .
-Duydum seni. Kalk artık deyip yorganı çekti. Senem çaresiz kalktı.Birlikte kahvaltı masasına geçtiler.
Kahvelerini yudumlarken Ela yine Zeus Altar’ını hatırlattı. - Tabii ki Elacım sen istersin de gitmez miyiz? Yine döktürmüşün .Ayvalık zeytini bile almışsın. Bir kuş sütü yok .
- Kuş sütü değil de zeytin sütü belki.
Kahkahaları dün geceden kalma hüzünlü havayı dağıtmıştı. Senem tekrar kendine gelmeye başlamıştı tam. Yerdeki halılara baktı - Bunlar da el dokuması .sustu… Dağların çiçeklerinden boyaları… sustu. Gözleri halıya bakmıyor gibiydi.
Bir yıl önce onu son kez gördüğü gün gelmişti hatrına Senem’ in..
…
Beni uzaktan gördü, bana doğru yürüdü.Yaklaştı.Tir tir titriyorum.Gözleri gözlerime değiyor, kokusunu duyuyorum. Biliyorum geçtiği her yerde o odunsu esansı bıraktı da geldi yanıma. Nefes alamıyorum. Kokudan mı? Hayır. Çok özlemiştim. Belli etmemeye çalışıyorum. Tek bir kelime
-Nasılsın? Dökülüyor dudaklarından.
-İyiyim. Diyorum heyacanımı gizlemeye çalışarak .
Birden sarılıyor sımsıkı.Şaşırıyorum. Ben de ona sarılıyorum.Boynuna kollarımı doluyorum ayak parmaklarımın ucunda hafif yükselerek. Hiç bırakmak istemiyorum. Ama yavaşça çekiyorum ellerimi, kendimi..
-Sen nasılsın? Diyorum utanarak.
-İyiyim, diyor. Anlıyorum ki iyi değil. İlk defa sarılıyor bana. Çünkü o başka bir kadına ait. Biz ne zamanı ne de yeri tutturabilmiştik. Gidiyor.
-Ameliyatım var, diyor.Giderken elimi tutuyor, bırakmıyor.Uzaklaşırken hala elim onda. Ne o ne de ben bırakabiliyoruz. Kısa küt tırnaklı, hafif tombulumsu. Dokunduğu anda içimi eriten bu eller kimbilir hangi hayatlara dokundu.Kimlere şifa oldu. Şimdi gidecek yine o lastikli eldivenleri giyecek, ustaca hareket edecek işinin başında.Gözleri odağında, kendi sakin.Benim ellerim gibi titremez ki onun elleri..
Arkasından öylece bakarken bir an sendeliyorum.Gitmesen yanımda olsan hep..Çok özlüyorum. Duymuyor..
…
-Senemcim, iyi misin ? Dinlendin mi biraz?
-Noldu ki bana?
-Ağlamaya başladın birden. Ben de seni divana yatırdım.Uyudun.Sami’yi sayıkladın.
-Ben iyiyim çok iyiyim .Haydi gidelim bakalım şu Zeus’ un mekanına.Troya savaşını izleyip yönettiği yere.
Ela güldü. Hoşuna gitmişti . - Hera ile aşk şarabı içtikleri yere, deyip kahkahaları çınladı taş evde. Senem de gülüyordu. Sesleri sokaktan duyuluyordu.
-Sonra gelir şömineyi yakar kırmızı şarabımızı içeriz.
-İçeriz tabii.
-Biz de yalnızlık şarabımızı içeriz, dedi yutkunarak. Yine Sami gelmişti aklına .Belki unutturur acımı.Hadi çıkalım. Hadiii çok oyalandık.
Sokaklar taştan, evler taştan diye düşündü Senem sokağa çıktıklarında.Yavaş yavaş geldikleri yolu geri gittiler. Köyün girişindeki mezarlığı gördüler. Selvi ağaçlarının da olduğu Osmanlıdan kalma kavuklu mezar taşları vardı.Süslemeli kadın mezarları vardı. Süs ya da başka bir şey mezar mezardı işte.Ölümün acısı aynı idi .Senem Ela’ nın koluna girdi.Gitmesi gereken yere gidilmeliydi.Hızlı adımlarla ilerliyor, Ela da ona uymak zorunda kalıyordu. Tepeye bir patika yoldan çıktılar. Bol temiz hava iyi gelmişti hücrelerine. Basamakları çıkıp altarın uzerine oturdular. İda’nın tepesinden bir yel, körfezden gelen esen başka yelle karışıyor saçlarını uçuşturuyordu.Sanki bir yerlerden sesler geliyordu. Efsanenin içinden kopup geliyorlardı sanki. Paris’le Helen’in yasak aşkı Troya’ yı yakıp yıkmıştı. Yasak aşkların bedeli zaten hep ağırdır. Günahtır. Ayıptır.
O sarılış ilk ve sonmuş. Girdiği son ameliyatmış. Sanki vedalaşmış benimle. İlk kez can veremediği için canından oldu. Elimi bırakmak istememişti. Kimseyi umursamadı .Ne derlerse desinlerdi.Karısı duyarsa duysundu. Tek bir kurşun benim olamayanı benden aldı. Seksen yaşındaki hasta masada kalınca oğlu çekmişti silahı. Zerresine hasret bırakmıştı beni. Onun nefesi benim nefesimdi. Şimdi nefes alamıyorum. O yoktu artık.
Ela’ nın omzuna dayadı başını.Gözyaşları akmıştı işte çiy taneleri gibi. Mavinin sonsuzluğunda kaybolup gitmişti şimdi bütün umutlar..