Bir Zamanlar

Şimdiki gençler bilmezler, eskiden kamplar vardı. Bunlar pırıl pırıl deniz kenarlarına kurulmuş, tertemiz, mis gibi yemekler çıkaran, devletin memurlarının ya da işçilerinin tatil yapabildikleri, gençlerin güzel arkadaşlıklar kurdukları yerlerdi.
Doğa, anne ve babasıyla gitti bu kamplardan birine, babası üst düzey yönetici olduğu için deniz kenarında, ferah bir oda vermişlerdi onlara ama Doğa pek memnun değildi bu tatilden. On beş gün sevdiğinden ayrı olmak ona hiç cazip gelmiyordu. Bu yaz üniversite sınav sonuçları da belli olacaktı, o yüzden burada oturup sonuçları beklemek de ona zor geliyordu, aslında istemediği için abartıyordu olayı. Onun derdi Ankara’da Rüzgâr ’la beraber olmaktı ama sonradan öğrendi ki Rüzgâr da arkadaşlarıyla çadır tatiline gidiyormuş. Bir sürü kitap getirmişti. O zamanlar cep telefonu, bilgisayar olmadığından gençler bol bol okur, arada bir de birbirlerine mektup yazarlardı.
Annesinin sesiyle kendine geldi: “Hadi kızım aç şu valizini de yerleş, baban bekliyor. Gidip kafeteryada bir çay içelim.” “Anneciğim ben çaya gelmeyeceğim, toparlanıp denize ineceğim’ dedi Doğa, sonra da valizinin içindekileri dolaba yerleştirmeye başladı. Kardeşi yoktu, tek çocuk olmak zordu. Babası oldukça otoriterdi ama annesi çok anlayışlıydı. Rüzgar’ı annesine anlatmak istiyordu ama ya kabul etmezse diye korkuyordu çünkü annesinin garip bir teorisi vardı: bir genç kız beyaz bir kumaşa benzer, en ufak bir leke göze batar. Ne demekse! Annesi için bu beyaz kumaş çok önemliydi. Bu yüzden Doğa da Rüzgâr’dan hep uzak durur, çekingen davranır, bu beyaz kumaşı lekelememeye çalışırdı!
Eşyalarını yerleştirmiş, mayosunu giymiş, deniz kenarına iniyordu ki kapı çalındı. Genç, güzel, tatlı bir kız duruyordu kapıda. ‘Biz denize iniyoruz, sen de bizimle gelir misin?” diye sordu. Doğa “Ben de denize iniyordum, gelirim tabii” deyip kızla beraber deniz kenarına indi. Bir grup genç bekliyordu onları. Hepsi de çok sevimliydiler ve kendilerini tanıttılar. Hemen kaynaşmışlar, hangi şehirlerden geldiklerini, hangi okullarda okuduklarını anlatmaya başladılar. Sonra hep birlikte denize girip çok eğlendiler.
Güneş batmak üzereydi, herkes akşam yemeği için odalarına giderken Doğa bir kez daha yüzmek için sulara bıraktı kendini. Çocukken yaz tatillerini hep halasının İstanbul Boğazı’ndaki evinde geçirdiğinden çok güzel yüzer ve yüzmeye doymazdı.
Güzel bir akşam yemeğinden sonra yol yorgunu olanlar odalarına çekildiler. Doğa da odasının yolunu tuttu, biraz okuyup güzel bir uyku çekti. Erkenden uyandı, bayağı acıkmıştı. Hemen giyindi, anne ve babası da hazırlanıyorlardı. Kahvaltı salonuna geçti, açık büfeden bol bol yiyecek alıp masaya döndüğünde bir küçük erkek çocuğu yanına yaklaşıp kucağına bir kâğıt parçası bıraktı, koşarak uzaklaştı. Doğa şaşkın bir halde kâğıdı çantasına attı ve büfeden gelen annesine ellerini yıkayıp geleceğini söyleyip lavabolara doğru koştu. Kâğıtta “Arkadaki zeytinlikte bekliyorum,” yazıyordu. Bu Rüzgâr’ın yazısıydı ama inanası gelmiyordu. Nasıl bulmuştu burayı, ya birisi görür de yakalanırsa. Babası duyarsa ne yapardı, düşünemiyordu bile ama ne yapıp edip Rüzgâr’ın yanına gitmeliydi ama nasıl. Annesi “Kızım neyin var, bir lokma atmadın ağzına?” “Tamam anne midem iyi değil, şu kurabiyeleri alayım, deniz kenarında hem yerim hem kitabımı okurum,” deyip annesinin bir şey söylemesine fırsat vermeden sofradan kalkıp deniz kenarına doğru seğirtti. Kimsenin kendisini göremeyeceği bir noktaya gelince geri dönüp zeytinliklere doğru koşmaya başladı. “İşte orada, sırtını ağaca dayamış beni bekliyor,” diye düşündü ve son bir gayretle kendini Rüzgâr’ın yanına attı. Nefes nefeseydi, konuşamıyordu. Rüzgâr ise kahkahalar atıyor “Biliyordum, geleceğinden emindim,” deyip duruyor, Doğa’nın elini tutmaya çalışıyordu. Doğa hem kızgın hem de sevinçliydi. “Korkudan ölüyorum, nasıl geldin buralara? Bu ne cesaret?” “Kızınca da ayrı bir güzel oluyorsun,” deyip macerasını anlatmaya başladı. Doğa “Ben fazla kalamam, annemler ortalığı ayağa kaldırır,” deyip uzaklaşmaya başladı. Rüzgâr yalvarır gibi “Ne olur sonra gene gel, ben bu gece buradayım,” deyince Doğa adeta delirdi, “Gece burada her türlü böcek, yılan olur. Delirdin mi sen? Bir an önce yola çık, anca gidersin.”
Rüzgâr’ın yüzü asıldı ama Doğa hiç yumuşamadı. Elindeki kurabiyeleri Rüzgâr’a uzattı ve bu sefer elini tutmasına izin verdi. Beş dakika her şey onların oldu, Bu ufacık temas bile çok mutlu olmalarına yetmişti. Rüzgâr ayağı kalkıp sağa sola saçılmış eşyalarını topladı, Doğa’nın yanağından bir kelebek konuşu kadar hafif bir öpücük alıp yola doğru yürümeye başladı. Doğa arkasından bakakalmıştı ama en doğrusu buydu. Kalbi bu heyecana dayanamazdı, olanları belli eder, büyük olay çıkardı. Ankara’ya kadar sabredecek, Rüzgâr da her kafasına eseni yapamayacağını öğrenecekti.
Deniz kenarına indi, kendini sulara bırakırken Rüzgâr’ın kazasız belasız Ankara’ya varması için dua etti.
Sevgili olmak bir zamanlar böyleydi.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir