şen olasın ülkem, dumanın tütmez
Bu bahar memleketimden insan manzaraları”
Son birkaç gündür halka hakarete başlayanlara “kaçış rampası” uyarım: Bizim gibi her anlamda sömürülen ülkelerde siyaset belalı, kirli iş. Hatta bataklık. Tek kurtuluş tam ve doğru demokrasi. Kendine demokrat olmak değil. Türkiye’de herkes fakat herkes yalnızca kendini, bir de kendine benzeyeni beğeniyor ve seviyor. Ötekilerimiz, insan sayımız kadar çok. Oysa olanca duyarlılığıyla içimizden sıyrılarak, “Dünyayı güzellik kurtaracak / Bir insanı sevmekle başlayacak her şey” demişti Sait Faik. Öyküleriyle, şiirleriyle, romanlarıyla, yazdıklarıyla, haykırdıklarıyla, kapalı ya da açık açık söyledikleriyle bambaşka bir olasılıktan söz etti; şairlerimiz, yazarlarımız. Hiç kimse oralı bile olmadı, en eski çağlardan edindikleri alışkanlıkla tüm algılarını kapattılar kendilerinden olan sanatçılara.
Son iki yüzyılda çok öldü Anadolu insanı, yeni bin yılda da sürdü bu haksız ve temelsiz ölümler. Çoğunluk; en usturupsuz nitelemesi ile bencil yöneticilerin, yanlış kararlarından ötürü hayatlarını yitirdi. Sorgulama yeteneği yok olduğundan da elbette. Ve çarçabuk unutma arazlarından ötürü. Postmodern Tanrılar Çağı’nda en sevdiğim halk tanımı şu: “Halk harbî yaşayan ve harbî ölendir.” Onlar için ölüm geçici bildikleri, gurbet olarak niteledikleri yalan dünyada önemsiz bir ayrıntıydı / ayrıntıdır. Nasıl olsa ölmeyecekler mi, nasıl olsa kara toprağa girmeyecekler mi? Peki ya ötelerdeki sorgu sual, sonunda onları bekleyen bütün sevilenlere kavuşma anı. Yaratıcı’nın cemaliyle onurlanmak, mutlanmak! Bu kirletilmiş mavi gezegenden ayrılmak neden zor olsun ki… Yoksulluk yarasını millet bilinci ve ötelere uçmağ düşüncesiyle sağ / dağlayan insanımız sırtını kolayca pozitif bilme, çağdaşlaşmaya çeviriverdi. Var mı bundan daha doğal bir sosyolojik sonuç?
Ahmed Arif’ten bir alıntı, Adiloş Bebe’ye ninnisinde şöyle der: “Bunlar, / Engerekler ve çıyanlardır, / Bunlar, / Aşımıza, ekmeğimize / Göz koyanlardır, / Tanı bunları, / Tanı da büyü… // Bu, namustur / Künyemize kazınmış, / Bu da sabır, / Ağulardan süzülmüş. / Sarıl bunlara / Sarıl da büyü…” Zehirli dilleri var o görünüşleri insan; özleri bambaşka acayip, kötücül, sömürgen varlıkların. Talan ve nitelikli hırsızlık gerçek meslekleri. Patlayıncaya kadar yeseler de doyamayanlar. Yakaları beyaz, elleri kıpkırmızı kana bulanmış olanlar. Halk içinde göğüsleri kabarık, boş buğday tanesi gibi başları dimdik gezenler. Şair yeni doğan yeğenine gösteriyor onları. Engerek, yılan, akrep… Sorfamızdaki mütevazı ekmeğe, katığa göz koyanlar… Tanımalı, onların bilincine vararak büyümeli her bebek. Peki öyle mi oldu, paylarına düşene -sabır, kanaat, namus- çoktan razı oldu onlarca yıldır doğanlar. En yeni bebekler hariç… Ki onlar ya büyüdüler ya da büyümekteler… Onlara güvenimiz en yüce dağlarımız kadar olmalı.
Çevremizde bazen çığlık çığlığa, bazen sessiz sedasız; “Yıktın haneyi eyledin viran” der durur birileri… Türkiye’de sol yarıaydınlarla halkın diyaloğu eksiksiz ve birebir Hacivat Karagöz diyaloğuna benzer. Sol yarıaydın halka benzemekten kaçınır, türküleri hariç neredeyse her şeyine çoğu kez hadsiz aykırıdır. Anlamaz, anlaşılmak ister. Halk ise kolaycıdır, yeniliğe karşı ondan umulmayacak kadar temkinlidir, zamanın değil zamanenin oğulları ya da kızlarıdır. Yani günoğlu, günkızıdır. Kafası betonlaşmaya yatkındır. Bu yüzden belleğine kazınanları unutmaz. O belleğe dikkat etmek gerekir. Solun tabanı ne yazık ki yarıaydınlarla kurulu. Halkın değerlerine saygı duyamayacak kadar yarıaydınlar. Ozanlarımız gibi bilge olsalardı, usta çırak ilişkisini bile doğru oturtabilselerdi, ustanın marifetlerini kapıp hatalarından kaçınsalardı durum farklı olurdu. Halka “mecbur insan” diyen Yaşar Kemal’i iyi / etüt ederek okuyun. Küfür ve hakaret yetersizliğin ve uslupsuzluğun belirtisidir. Kimden gelirse gelsin.
5. sayıdan