Mavi Kuş

MAVİ KUŞ

Ilık sabah güneşi, rüzgârla salınan tül perdelerden sızıp halının çiçekleriyle oynaşıyordu. Kırmızıdan laciverte, oradan yeşile, beyaza… Hatta şu kenardaki siyaha kadar uzanan renklerin arasında adeta göz kırpıyordu.
Behzat, çayından bir yudum daha almak için gözlerini okuduğu dergiden ayırdığında, salonun ortasını boydan boya kaplayan, senesi unutulmuş emektar halıda daha önce hiç görmediği bir şey fark etti.
Mavi.
Evet, masmavi bir kuş.
Önce göz göze geldiler.
Kuş zıplayarak yaklaştı. Sonra durdu. Sanki bu hareketinin sonunun nereye varacağını bekliyordu.
Cesaretliydi doğrusu.
Behzat onun kadar yürekli değildi. Ani bir hareket yaparsa bu minik yabancıyı ürküteceğinden korktu. Dergiyi usulca sehpanın üzerine bırakarak yerinde biraz kıpırdandı.
Çayını tazelemek üzere koltuktan doğrulduğunda mavi misafir, gözlerini Behzat’tan ayırmadan iki adım sağa zıpladı. Ardından kanatlanıp masanın üzerindeki vazoya kondu. Masanın üzerinde keşfe çıkmış gibiydi. Zıp zıp dolaşıyor, bir masaya iniyor, bir vazonun üzerine sıçrıyordu.
Çayını bardağa doldurup keyifle bir yudum aldı. Çayın damarlarında dolaşıp kanına karıştığını hissetti sanki. Bu sihrin bozulmasından adeta korkarak gözlerini kapatıp derin derin solukladı sabahı.
Salonun kapısından uzanıp üst kata doğru seslendi:
“Tomris! Gel bak, minik bir misafirimiz var.”
Tam o sırada kuş, adeta küçük bir ağaca dönüşmüş olan Benjamin’in narin dallarından birinin üzerine kondu.

Behzat koltuğuna yönelirken kuşa dönüp göz kırptı.
“Görüyorsun ya, yalnız değilim ahbap. Bir sevgilim var.”
Sonra gülümseyerek devam etti:
“Bak, sana en özel sırlarımdan birini verdim, minik dostum. Şimdi sen söyle bakalım; evin barkın nerede? Kimin nesi, kimin fesisin?”
Kuş, anlamış gibi bir iki kez cikleyip şakıdı. Belli ki yeni evini hiç yadırgamamıştı.
Behzat yakın gözlüğünü burnunun ucuna indirip ona baktı. Başını, söylediklerini anlamış gibi salladı.
Merdivenden inerken bir yandan saçlarını toplamaya çalışan Tomris, salona varmadan seslendi:
“Behzat, sabah sabah kim bu minik misafir, kuzum?”
“Gel gel, bak sana çok benziyor.”
“Şaka mı yapıyorsun? Hani misafir?”
Minik misafir, Benjamin’in dallarından birine konuyor, kanatlanıp diğerine uçuyordu.
Behzat gözlüklerinin üzerinden kuşu işaret etti.
Tomris şaşkınlıkla Benjamin’e yaklaştı.
“Aa, inanmıyorum! Minik kuş, sen hangi yuvadan uçup da bize geldin?”
Kuş cikledi, şakıdı.
Tomris ve Behzat önce birbirlerine, sonra kuşa baktılar. Sanki biraz daha dikkat ederlerse ne söylediğini anlayacaklardı.
Behzat küçük odadan, artık oldukça eskimiş, kim bilir kaç kuşa ev sahipliği yapmış bir kafes getirdi.
Kuşu avuçlarının arasına aldı. Mavi minik beden, ellerinin içinde bir an sessiz kaldı. Adeta kafese konacağını beklermiş gibi bir hâli vardı.

Tomris bir şey söylemeden kafese baktı.
“Komşulara soralım,” dedi sonunda. “Belki sahibini buluruz.”
“Tamam canım. Acelemiz ne? Sorup soruştururuz.”
Saatine baktı.
“Ben geç kaldım. Hadi bana eyvallah. Sen çıkmıyor musun?”
“Bir iki saate çıkarım ben de. Akşama ne yapıyoruz? Alır mısın beni işten?”
“Bilmiyorum canım. Telefonlaşırız.”
Her zamanki Behzat.
“Bilmiyorum” Behzat olmalı lakabı.
Balkondan onun gidişini izledi Tomris.
İçinde bir yerlerde, kalbinin bir köşesinde hep kırık dökük, adını koyamadığı bir şey vardı Tomris’in. Uzun bir beraberlikleri olmuştu. Ama aynı çatı altında geçirdikleri günler, ayrı geçirdikleri günlerden fazla değildi.
Tomris ise başka türlü bir hayat istiyordu.
Omuz omuza, sırt sırta, el ele…
Akşam olduğunda hangi kapıdan içeri gireceğini bilmek istiyordu. O kapının ardında yalnızlığıyla mı can dost olacaktı, yoksa başını omzuna dayayacağı Behzat’la mı?
Bunu hiçbir zaman tam olarak bilememişti.
Çünkü Behzat da bilmiyordu.
Tomris derin bir nefes aldı. İçeri girdi. Bir bardak çay doldurdu ve kafesin karşısına oturdu.
Kuşla bakıştılar.
“Senin adın Maviş olsun, minik kuş.”
Kuş başını yana eğdi.

“Nereden gelirsin, nereye gidersin? Gerçi nereye gideceğini şimdilik sormayayım. Bizimlesin.”
Durdu.
“Bizimlesin mi dedim?”
Kendi söylediğine kendi de şaşırdı.
“Biz miyiz?”
Maviş sessizce ona bakıyordu.
“Yoksa Behzat ve Tomris miyiz?”
Bir yudum çay aldı.
“İşte asıl soru bu.”
Kafesin tellerine yaklaşan Maviş, başını hafifçe yana çevirdi.
“Behzat ne ister, Tomris ne bekler?”
Tomris gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi bu.
“Beklentiler… Ah, beklentiler! Beklentiyi bırakıp akışa teslim olmak, ruhun en büyük şifasıdır. Buna gönülden inanıyorum. Ama ne yapayım, elimde değil.”
Bir süre sustu. Gözlerinde belli belirsiz bir ışık yanıp söndü.
Aslında kuşla değil, kendiyle konuşuyor; kendini eleştiriyor, gayet iyi bildiği şeyleri yaşamına geçirememenin yasını tutuyordu. Ciddi bir tavır takınarak işaret parmağını kafese doğrulttu:
“Onu seviyorum. Onun da beni sevdiğinden emin olmak istiyorum. Behzat’ın hayatında ve kalbinde yerim olsun, yaşadığımız yeri yuvamız yapalım istiyorum.”
Tomris gülümsedi, kuş birkaç kez cikledi.
“Bazen bilmiyorumlarıyla beni çıldırtsa da kendisinin de keyif aldığı romantik oyunları vardır.”

Gülümsemesi biraz genişledi.
“Mesela geçenlerde bir akşam iş dönüşü beni evden aldı. ‘Sana bir sürprizim var,’ dedi. Meraklandım.”
Maviş kıpırdamadan dinliyordu.
“Onun evine giderken sürprizin ne olduğuyla ilgili bir şey sormamayı tercih ettim. Ama gel, sen bir de bana sor. On dakikalık yol, bir saatlik zamanı kapladı sanki. Sürprizin heyecanı diz boyuydu bende.”
Bir an sustu Tomris. Gözleri halının desenlerinde gezindi dalgın dalgın.
“Sürpriz gerçekten çok hoştu. Beni eski okul yıllarımıza götürdü sanki. Salçalı suda kaynattığı sosislerle sandviç yaptı. Turşulu, hardallı… Aynen okul kantininde yediğimiz gibi. Tek eksik Baylan gofretti.”
Gözlerinde kısa bir an ışık belirdi.
“Bir süre önce lise yıllarımızın kulaklarını çınlatmıştık. Unutmamış.”
Gülümsedi.
“Sonra iki sinema bileti çıkardı cebinden. ‘Hadi bakalım, okulu kırdık, sinemaya gidiyoruz,’ dedi.”
“Nasıl mutlu oldum, ayrıca nasıl bir heyecan yaşadım bilemezsin. Sanki gerçekten sevdiği delikanlıyla okulu kıran liseli bir genç kızdım.”
Gülüşü yavaşça söndü.
“Geçtiğimiz pazar günü ise sürprizli günün ters köşesini yaşadım. Keyifsizdi biraz, yatıyordu. Bir süredir giysi dolabının çok karışık olduğunu görüyordum. Toparladım, yıkanacakları ayırdım, çekmecelerini düzenledim. Kızdı bana, biliyor musun? Eline sağlık, teşekkür ederim demesini beklerken kızdı. Hani ne derler, bir bardak suya bir damla mürekkep damlattı. Yaptığı güzelliklerin üzerine de bu suyu döktü.”
Tomris başını eğdi.

“Toplamana gerek yok, ben kendi işimi kendim yapar, hallederim. Bir daha böyle bir şey yapmana gerek yok,” dedi.
Kafese baktı kırgın gözleriyle.
“Kendimi bu evin ve Behzat’ın kalbinin çok dışında hissettim o anda. Bir yabancı gibi, itilmiş kakılmış bir çocuk gibi, nasıl tarif edeyim? Doğru söylemek gerekirse kimsesiz bir çocuk gibi…”
Nemlenen gözlerini elinin tersiyle sildi.
Maviş tellerin arasında bir aşağı bir yukarı zıplayıp duruyordu.
“Biliyor musun Maviş, onun etrafında duvarlar var. Ben bazen o duvarın demir kapısının aralandığını görüyorum. İçeri süzülüyorum, ne var ki fazla kalamıyorum. Çok zaman geçmeden beni kapı dışarı edip kapıyı yüzüme kapatıyor adeta.”
Sustu.
Bardağın dibinde kalan soğumuş çayı bir yudumda içti.
“O kapının ne zaman açılacağını bilmemenin ezikliğini yaşamak nedir, bilir misin?”
Maviş birden kanatlarını çırparak kafesin içinde dört döndü. Sonra konuşulanları anlamış gibi kafesin kapısına tırmandı.
Tomris onu izledi.
“Sen de gitmek istiyorsun, değil mi?”
Maviş başını yana eğdi.
“Bilinmezlikler sana göre de değil. Bu evde mi kalacaksın, geldiğin eve mi döneceksin… Evini bulabilecek misin?”
Tomris kafese biraz daha yaklaştı.
“Belki de senin yuvan doğadır.”
Elini kafesin kapısına götürdü.

“Gitmek ister misin özgürlüğe?”
Maviş, kapının önünde bir aşağı bir yukarı zıplıyordu.
Tomris bir süre elini kapının üzerinde tuttu.
Sonra adeta istemsizce açtı.
Maviş önce durdu.
Sanki gerçekten özgür olup olamayacağını anlamaya çalışıyordu.
Sonra birden fırladı.
Odanın içinde birkaç tur atıp, tül perdenin arasından açık balkon kapısına yöneldi.
Bir an gökyüzünde asılı kaldı.
Sonra kanatlarını çırparak uzaklaştı.
Arkasından acı bir gülümsemeyle baktı Tomris.
“Yolun açık olsun Maviş.”
Burnunun direği sızladı.
Yanaklarına yuvarlanan yaşların Maviş için mi, kendisi için mi olduğunu bilemedi.
İçeri girdi.
Salonun ortasından geçti. Birkaç saat önce eve gelen misafiri görmek için merakla indiği merdivenlerden bu kez hızlı adımlarla yukarı çıktı.
Dolaptaki birkaç parça giysisini toparlayıp bavuluna koydu.
Bir an durdu.
Sonra banyoya gidip diş fırçasını da aldı.
Bavulu kapattı.
Merdivenlerden ağır adımlarla salona indi.

Tüllerden süzülen güneş, halının çiçekleriyle dans etmeye devam ediyordu.
Masanın üzerindeki kapısı açık boş kafese hüzünle baktı.
Bavulunu alıp kapıya doğru yürüdü.
Bu kez hangi kapıdan çıkacağını biliyordu.

Oya Dirikcan

Similar Posts

  • GÖZYAŞIM

    Ömür çoktan bitti esen yel gibiGün, ay, yıl, gidiyor akan sel gibiHeba oldu gönül solan gül gibiGözyaşım sineme sel olur akar. O kömür gözlerin kalbimi yaktıGözyaşım sinemden ruhuma aktıHer sözün yüreğe vurulan oktuGözyaşım sineme sel olur akar. Sensiz geçen yılın yoktur izahıYerden arşa çıktı gönlümün ahıBırakmaz peşimi dertlerin şahıGözyaşım sineme sel olur akar. Özger’im dön…

  • | |

    Merhaba 40

    Bu satırları okuduğunuz günlerde Nehirden Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi önce 7. Bornova Kitap Günleri’nde yer alacak, ardından 16. Kocaeli Kitap Fuarı’na katılacak. Kırkıncı sayımız da hem Bornova’da hem Kocaeli Kitap Fuarı’nda okurlarıyla buluşacak. Kendimizi hâlâ dün yayımlanmaya başlamış bir dergi gibi hissettiğimizden, kırkıncı sayıya ulaştığımızı yazıyla ifade edince bunun büyüklüğünü daha iyi anlıyoruz. Evet,…

  • Çise

    ne yaniölüyor mu hâlâ Narkissosbuğusuz göl aksindesaçlarına dokunan elleriylegün ışığını uzaklaştırangüzelliğin çarkını döndüren hüznüyle kavuşmayan kollarındijital sarılmaların yorgunluğudüşüyoryılların başıboş yarısınakalpli öpücük emojisiyiyip bitiriyor duyguları -ah yüce niyetlerhep başa konsa dahiçbir duaya sığmıyor rahmetiyüz üstü bırakıyorsahibini en zayıfen inandığı yerinden- hizmetindeyim en gergin düşünceninve nefes aldıkçacenk ediyorum nur yüzlü ölülerimlenasıl da uzaklaşıyorum lanetli anılardanzamanın hayrına ölçülü…

  • Yol Dizeleri

    GecedeBulutların savrulmasından Damlalar birbiriyle yarıştı.Gözleri ela köpekçikİnsan yüzlerinden medet umduKovamadı kimseAğzına lokma götürenlerehal dilince konuştu.Sonra bir köşecikteUykuya yenik düştü.Kadınlar sohbeti severdi.Yılan gibi kıvrılan yollarakızı ve oğlu için katlandı.Ben sustum.Benim hikayem kimseninkine benzemezdi.Arkadaşım yolu yarıladı ben ancak hareket ettim.Uykuluk yerimi hazırladım.Geceye yıldız düşündümAydın’a gelmiştikHava parçalı bulutluGüneşin ışıkları süzülüyor arasındanGece nasıldım ya der gibi…Uzun yol eridi birazBen…

  • Sallanan Sandalyem

    Kimler geldi, kimler geçti diye düşündü. Artık yıpranmıştı. Boyası dökülmüş, bakımsızlıktan viraneye dönen evler gibi olmuştu. Ne çok şey görmüştü, anlatsa bir ömre sığmazdı. Çok genç olduğu zamanlar geride kalmıştı. Artık anılarına sarılıyor, onlarla oyalanıyordu. En sevdiği saat dilimi, geceydi. O zaman dinlendiğini hisseder yalnızlığın tadını çıkarır ama bir o kadar da üzülürdü. Dün yaşadığı…

  • Hasan Buyruk ile Söyleşi – 2

    Prof. Dr. Hasan BUYRUK Nurdan Öztürk: Bugüne kadar sizi en çok heyecanlandıran beş keşif nelerdi? Prof. Dr Hasan BUYRUK: Çok güzel. Aslında 100 yıl içerisinde Arkeoloji ve Sanat Tarihi alanında heyecan yaratan o kadar çok gelişme ve keşif ortaya kondu ki, tamamı da heyecan uyandıran keşifler. Bunların tamamı birbirinden değerli olduğu için tabi bunları sıralamakta…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir