MAVİDE YİTEN HAYATLAR

(1)
Yine aynı kâbusla bölünüyor uykuları. Aynı kırık dökük sözler dökülüyor dudaklarından. “Dur, lütfen yapma! Dur… Yalvarırım sana. Dur! Hayır hayır hayııııııır.”
Buradaki kadınlar nöbet geçirdiğini söylüyorlar. Nöbet geçirmek ne demek anlamıyorum. Hâlbuki bu ne ilk ne de son olacak, biliyorum. Bağırırken kendini oradan oraya atıyor. Zarar görmemesi için elini kolunu sıkı sıkı tutuyorlar. Koğuşun en yaşlısı Fatma ana gelip başucundaki sandalyeye oturuyor. Gözleri kapalı, avuçlarını göğe doğru kaldırmış, dudaklarından dualar dökülüyor.
Kaç dakika geçti bilmiyorum. Çığlıklar bitti, kasılmalar azaldı. Gök gözlü Dilber uykusu bölündüğü için öfkeli bir sesle “Sakinleş artık bacım,” diyor. Sonra, Hanife geliyor topal bacağını sürüye sürüye. Elinde bir bardak su. “Melek, kalk kız. Al şu suyu iç de sakinle,” diye fısıldıyor.
Bense ayakucunda oturuyorum. Annemi ele geçiren canavarların işlerini bitirip gitmesini bekliyorum. Korkuyorum. Konuşmak istiyor ama konuşamıyorum. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyorum. Dilim lal, bedenim taş öylece oturup seyreyliyorum.
Ayşe abla yaklaşıyor. Kâküllerimi buz gibi olmuş alnımdan alıp “Gel yavru kuşum, gel kınalı kuzum,” diye beni kendine çekiyor ve sıcacık göğsüne bastırıyor. Ben hazırladığı ılık sütü içerken “Vah bahtsız çocuk,” diye mırıldanıyor.
Burada en sık duyduğum cümle bu: “Vah bahtsız çocuk.” Bu sözün beni daha da kırılganlaştırdığını, bahtsızlığıma meydan okuyacak hiçbir şey yapamadığım için kahrolduğumu fark etmiyor hiçbiri.
Annem artık kendinde. Yüzü bembeyaz, saçları terden sırılsıklam yatakta oturuyor. Yaşlanmış gözleri boşlukta bir noktaya takılı. Sanki bakışlarıyla taştan bir heykel yontuyor. Mevcudiyetini acıdan alan, köşeleri sivri, kenarları keskin, içi zehir dolu bir heykel…
(2)
Her sakini zorlu birer hikâyeye sahip bu hapishane koğuşunda sekiz yıl önce başlıyor hayatım. Annem tüm gece sancı içinde kıvrandıktan sonra güneşin doğuşuyla birlikte artık dışarı çıkmaya karar veriyor ve kendimi Fatma ananın güçlü ellerine teslim ediyorum.
Tenim, etrafı kaplayan kasvetli karanlığa tezat oluşturacak kadar beyaz. Annem ilk on gün yüzüme bakmıyor. Kadınların zoruyla meme vermek dışında beni kucağına almıyor. Sonunda Fatma ana ile Ayşe ablanın gayretleri sonuç veriyor; annem on birinci günün sabahında ilk defa bana gülümsüyor. Her gün biraz daha alışıyor alışmasına ama gözlerim açılıp da bakışlarımız ilk kez buluştuğunda ürpererek uzaklaşıyor benden yeniden.
(3)
Çocukluğum boyunca annemle bir yaklaşıp bir uzaklaşıyoruz. Annem benimle nadiren konuşuyor. Göz göze geldiğimizde hırçınlaşıp kafasını öbür tarafa çeviriyor.
Bir keresinde “Gözlerini o uğursuzdan almış. Ah bilemezsin Sabahat, bu nasıl bir azap. Gözlerine bakınca tekrar tekrar o geceyi hatırlıyorum,” dediğinde Sabahat ablanın sıkıntıyla iç geçirdiğini duyuyorum. İşte o zaman anlıyorum annemin benden de en az uğursuzdan ettiği kadar nefret ettiğini. Uğursuzun adı hiç anılmıyor, yaptıklarıysa zinhar konuşulmuyor. Hiç anlatılmasa da bu hikâyenin içindeki acıyı iliklerime dek hissediyor, annemin “o gece”den önceki hayatını hayal ediyorum. Şimdi bir tebessüm bile geçmeyen, her bir çizgisi acıya bulanmış bu kederli yüzün, hayat dolu bakışlar ve sıcak kahkahalarla ışıldayan halini gözümün önüne getirmeye ve geceleri buz gibi yatağımda bu hayale sarılarak uyumaya çalışıyorum.

(4)
Görüş günlerinde, çocukları ile buluştuktan sonra koğuşa dönenlerin gözlerinde sevgi dolu bir kıvılcım fark ediyorum ve belki bir gün annemin gözlerinde de yanar o kıvılcım diye avunmaya çalışıyorum.
Avludaki kısa molalar tekdüze hayatımıza biraz olsun renk getiriyor. Avluda bir aşağı bir yukarı koşmaya bayılıyor, gözlerimi kapatıp hiç görmediğim yerlerin hayalini kuruyorum. Terimin üzerimde soğumasına aldıran olmadığı gibi koşarken düştüğümde de benimle ilgilenen bulunmuyor. Beni şefkatle sarıp sarmalayacak bir çift kolun özlemini çekiyor ama bunu belli etmiyorum. Kanayan dizime ya da yüzülmüş elime aldırmadan ayağa kalkıyor, böyle bir acıdan ağlamayacak kadar büyük ve kimseye ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğumu gösteren bir ifade yerleştiriyorum yüzüme.
(5)
O sabah da diğerlerinden farksız. Çayı demlemek için ayaklanan Sabahat ablanın ranzasında oturuyorum. Hapishane müdürünün bir doğum günümde hediye ettiği oyuncak bebekle oyarken bebeğin kolu yerinden çıkıyor. Yardım istemek için anneme koşuyorum. Hayret, annem hala uyuyor. Bütün koğuş ayakta, bir tek o yatağında. Gece nöbet geçirmiş olduğundan şüpheleniyorum. Öyle gecelerin sabahında daha zor uyanır, yataktan daha geç çıkar. Sesleniyorum, duymuyor. Tekrar sesleniyorum, yine duymuyor. Elini tutuyorum, buz gibi. Bir telaş Sabahat ablayı çağırıyorum. Sabahat abla, annemi dürtüyor. “Melek, uyansana kız hadi. Uyan diyorum. Melek…” dedikten sonra anneme doğru eğiliyor. Birkaç saniye sonra ciddi bir yüz ifadesiyle “Vah benim bahtsız çocuğum,” diye mırıldanarak gardiyana sesleniyor.
(6)
Karlı bir Ocak günü veriyoruz annemi toprağa. Hiç tanımadığım insanlar yanıma geliyor, başımı okşuyor, hatırımı soruyor. İçimde adını koyamadığım duygular var. Sonsuz gök kubbenin altında, ucu bucağı olmayan bu geniş topraklarda ilk kez bulunmanın yarattığı heyecan ve özgürlük hissinin annemin ölümüne duyduğum üzüntüden büyük olmasının utancıyla başım aşağıda dolaşıyorum.
Defin işlemi bittikten ve dualar sona erdikten sonra yanındakilerin desteği ile yürüyen, gözleri acının bin bir tonuna bulanmış yaşlı bir kadın elimi tutunca kaldırıyorum başımı yerden. Göz göze geldiğimizde bir deri bir kemik kalmış bedeni sarsılarak titremeye başlıyor. Sanki sadece gözleriyle değil tüm bedeniyle ağlıyor, sanki bırakırsa kaçıp gidecekmişim gibi elimi sımsıkı tutuyor. Anneannemle tanışmamız işte böyle oluyor.
(7)
Anneannem ve peşimizdeki kalabalıkla birlikte eve gidiyoruz. Gün boyu taziye için gelenlerle dolup taşan ev akşamüstü nihayet boşalıyor. Anneannem bana kalacağım odayı gösteriyor. Saçlarımın üzerine bir öpücük kondurduktan sonra beni bir başıma bırakıp gidiyor.
Koğuştaki rahatsız yataktan sonra, kendimi yumuşacık yastıklar ve çiçek kokan çarşafların arasında bulmak güzel ama uyku bir türlü uğramıyor yanıma. Gözlerimi sıkı sıkı kapatmam, derin nefesler almam da işe yaramayınca kalkıyor ve dolaşmaya başlıyorum.
Evin ahşap döşemesinin gıcırdamasından çekinerek son derece ürkek adımlarla bir odadan öbürüne gidip duruyorum. Biri hariç tüm odaların kapısı açık. Görünmez bir güç tarafından kapalı odaya doğru sürükleniyorum. Tahminimin aksine kolayca açılıyor kapı. Burası, evin diğer taraflarına benzemiyor. Uzun süredir temizlik yüzü görmemiş belli ki. Perdeler sıkı sıkı kapalı, eşya az. Sadece bir somya ve kapağı kırık bir dolap var. Duvarlardan birinde asılı büyükçe bir fotoğrafa yakından bakmak istiyorum. Işıkları açıyorum. Kocaman mavi gözlerin uğursuz bakışlarıyla donup kalıyorum.

                                    Sinem (Akbulut) GÜRZÜMAR
14. sayıdan

Similar Posts

  • HALDUN TANER’İN “KONÇİNALAR” VE “FASARYA” ÖYKÜLERİ ÜZERİNDEN SOSYAL STATÜ

    İskambil kâğıtlarının sosyal statüsü Bey’den oyundaki sıralarına göre geriye doğru gittiğimizde güçsüzleşmeye başlar diyebiliriz. Sosyal statüsü en görkemli olan hiç şüphe yoktur ki Bey’dir. Beyin renginin siyah ya da kırmızı olması elbette önemlidir ama renk ne olursa olsun bir bey ya da as bütün kâğıtlar içinde her zaman en itibarlı olanıdır. Haldun Taner’in verdiği örneklerden…

  • çayyolu: başkentin gelişen halkı

    Ankara, Türkiye’nin başkenti olması nedeniyle hem tarihi hem de modern yapılarıyla dikkat çeken bir şehirdir. Bu güzel şehrin bir semti olarak önemli bir yere sahip olan Çayyolu, Ankara’nın gelişen ve modernleşen yüzünün en güzel örneklerinden biridir. Bu yazıda, Çayyolu’nun başkentteki önemine ve özelliklerine dair bir yolculuğa çıkacağız. Ankara’nın Yeni Yüzü: Çayyolu Ankara, Türkiye’nin politik ve…

  • Bir Zamanlar

    Şimdiki gençler bilmezler, eskiden kamplar vardı. Bunlar pırıl pırıl deniz kenarlarına kurulmuş, tertemiz, mis gibi yemekler çıkaran, devletin memurlarının ya da işçilerinin tatil yapabildikleri, gençlerin güzel arkadaşlıklar kurdukları yerlerdi.Doğa, anne ve babasıyla gitti bu kamplardan birine, babası üst düzey yönetici olduğu için deniz kenarında, ferah bir oda vermişlerdi onlara ama Doğa pek memnun değildi bu…

  • Elveda

    Bir gün karşılaşırsak uzun yıllardan sonraBaşını çevirip de yabancı gibi bakmaSeni hiç korkutmasın yüzümdeki çizgilerİşte bu senden kalan kırık dökük bir eserBak, o yüzde bulacaksın yılların özleminiDinmemiş acıları, tükenmeyen kederiAldırma gözlerimde o bomboş bakışlaraOmuzlarım çökmüşse, saçlarımda ak varsaİyi bak, yakından tanı bu eseriniBak ki bir daha asla dönmeyecektir geriArtık beni anlasan sevsen de, boş beyhudeElveda……

  • |

    Yerli Malı Sevgisi, Alya Hüma

    Yeşil kırmızı elmalarAldım pazardanYetişmiş gelmişBahçelerden bağlardan Yerli malı kullanırım her zamanMutlu olur yerli malı kullanan Süt aldımAyşe teyzemin ineğindenEkmek geldiYandaki fırından Hepsi de doğal olduğu içinMutluyum…. Yerli malı demekEmek demek,Sevgi demekDoğal demek (*) Angora Sınav İlkokulu 4. Sınıf Öğrencisi

  • Çayyolu

    Ankara’nın gelişen ve değişen yüzüne şahitlik eden semtlerinden biri olan Çayyolu, son yıllarda büyük bir dönüşüm yaşayarak ilçe statüsüne yükselmiştir. Eski zamanlarda sakin bir köy iken, bugün modern yapıları, geniş caddeleri ve hızla artan nüfusuyla dikkat çeken bir yer haline gelmiştir. Çayyolu’nun ilçe olması gerekmektedir, bölgenin gelişimine ve kalkınmasına da yeni bir ivme kazandıracaktır. Çayyolu’nun…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir