KÜLTÜRÜN BESLEDİĞİ DÜŞÜNCE
Nesimi, “Gülü gül ile tartarlar.” der. İnsanı da kültürü ile tartarlar. İnsanları ise biyolojik olarak aynı olsalar da birbirinden ayıran fark sadece kültürdür. İnsan doğduğu zaman biyolojik olarak insandır. Kültürel olarak insan adayıdır, henüz insan değildir. O topluluğun içinde beslendiğinde insanlaşır, yaratır, üretir.
İnsan zaman içinde akıl gücüyle evrimleşerek bugünkü konumuna gelmiş, insanlık bilincine ulaşmıştır. Konuşmayı, düşünmeyi, sevmeyi öğrenmiş; bilimde, sanatta, düşüncede yaratıcı olmuştur.
Kültür bir toplumun geçmişini kapsayan, geleceğine yön veren, düşünce biçimini oluşturan, kuşaktan kuşağa aktarılan tüm değerlerin, inançların, ritüellerin varoluş biçimidir. Kültür, düşünceyi besler, kültürün beslediği düşünce donmuş, kalıplaşmış, değişmeyen kör inançlardan oluşuyorsa bu düşünce üretime dönüşemez, bilim üretemez, aklı rehber alamaz. Geçmişini, coğrafyasını iyi bilen, insanını iyi tanıyan toplumlar ise gelişmiş olan toplumlar arasında yerini almıştır.
Kültürün, kazandırdığı bazı alışkanlıklar doğası gereği binlerce yılın birikimi ile peşimizi bırakmaz. Bazı alışkanlıklarımız; düşünmeden, sormadan, irdelemeden kuşaktan kuşağa aktarılan hazır davranış kalıplarıdır. Bunları uygulamak kolay olduğundan, insanları yeni şeyler öğrenmekten alıkoyar. Kültürün yarattığı düşünce geçmişin bekçiliğini değil, geleceğin öncülüğünü gösteren aklın yolu olmalıdır.
Üretime dönüşen düşünce özgür düşüncedir. Özgür düşünce Batı uygarlığının armağanıdır insanlığa. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Batı ile savaşırken, savaştıklarının karşısına Batı’nın en özgür düşüncesiyle çıkmış, özgürlük ve bağımsızlık ilkelerini benimsemiş, “Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyerek özgürlük ve bağımsızlık düşmanlarına karşı savaşmıştır. Ve “Savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir.” diyerek tüm dünya da barışı savunmuştur.
Doğu’nun kültür tarihinde Batı’daki düşünceden daha derin olan düşünce biçimlerine rastlanır. Osmanlı’nın en parlak dönemi Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’dir Kanuni’nin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa ise dönemin en büyük yöneticisi. Denizcisi Barbaros Hayrettin Paşa, gelmiş geçmiş en büyük denizcilerden biri. Mimarı Mimar Sinan Doğu’nun yetiştirdiği en büyük mimar. Bunun nedeni liyakata önem verildiğinden, değişik etnik gruplardan inanç ve görüşlerden gelen insanların “ortak bir kültür” oluşturup bunu düşünceye ve üretime dönüştürebilmelerinden kaynaklanır.
Ancak bu düşüncelerin bir müddet sonra insanlığın gelişmesi adına, bilim adına, sanayileşme adına üretime geçemediğinden veya çok geç kalındığından bu düşüncelerin sahibi olan toplumlar her alanda geri kalmışlardır tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi. Matbaa Batı’dan 300 yıl sonra Osmanlı’ya gelmiştir.
Batı özgür düşünce uğruna yüzlerce yıl kanlı savaşlar yaşadı, bu uğurda kurbanlar verdi. Tüm bu acılara, kurbanlara, savaşlara rağmen bölgelerinde tamamen özgür düşünceyi yaratan toplum olabilmişler mi? Tabii ki hayır.
Montaigne’in Fransa’sında, Goethe’nin Almanya’sında, Shakespeare’inin İngiltere’sinde nice ırkçı, şoven, özgürlük düşmanı, insanlık düşmanı canavarlar çıkmadı mı? Hâlâ da yok mu? Elbette var. Bu canavarlar kendi pis nefisleri, çirkin kibirleri ve insanlık dışı hırsları lehine doğanın dengesini bozanlardır. Doğadaki tüm canlı cansız her şeyi yok edenlerdir.
ABD’de, Orta Doğu’da kanlı savaşları başlatıp, sonra seyreden ve oradaki petrole konan yöneticiler yok mu? Elbette var.
Dünya nüfusunun binde ikisini oluşturan Dünyadaki bilimsel Nobel ödüllerinin % 20’sine sahip olan, gaz odalarında dedeleri yakılan Yahudilerin bugün Gazze’deki çocukları, kadınları, tüm sivil halkı hunharca bombalaması, öldürmesi, sağ kalanları açlığa terk etmesi Gazze şehrini yerle bir etmesi ne yaman bir çelişki değil mi? İnsanlık adına, geçmişte yaşanan acı deneyimler adına, modern dünya adına açıklanabilecek bir durum mu? Bunu anlamak mümkün mü?
Demek ki insanoğlunun öldürme, yok etme, yakma gibi genetik bir eğilimi var. Büyük yazar Arthur Koestler buna “genetik bozulma” diyor. Ve insan soyunun çıldırdığına inanıyor.
Rus Yahudi’si olan Arthur Koestler, insanoğlunun bu anlamsız bozulmalarına, kendini yok etmelerine, cinayetlere, savaşlara, insanların birbirine yaşattığı zulme dayanamayarak karısı ile birlikte intihar edenlerdendir.
Dünyanın en zengin ülkesi hangisidir? Topu, tüfeği, uçağı, füzesi fazla olan mı? Altından petrol, üstünde kan akan mı? Milli geliri en yüksek olan devletler mi? Tüm bireylerin öğretim seviyelerinin yüksek olduğu yer mi? Tabii ki bu sayılanların hepsi zenginlik göstergeleridir. Gelişmişlik ölçüsüdür. Ancak tek başına ve hepsi bir arada yeterli olmayabilir. O ülkede adalet yoksa birlikte yaşama iradesi ortadan kalkmışsa, hukuk yerine güçlünün dediği oluyorsa bütün niceliklerinin zenginliğine rağmen o ülke yoksulluk, kaos ve kargaşa ile her an karşılaşabilir.
Bir ülkenin en büyük zenginliği o toplumda yaşayan insanların birlikte yaşama iradesini gösterebilmesidir. İnananların, inanmayanların, Rum, Ermeni, Kürt, Türk, Laz, Çerkeş, Gürcü, Roman, Arap, Fars, Yahudi, Arnavut olanların; Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın yolunda gidenlerin birlikte yaşama iradesi gösterebilmelidir.
En büyük zenginlik o toplumdaki bireylerin her birinin hukuka, adalete ve insan haklarına hiçbir şüphe duymadan inanmalarıdır. En büyük zenginlik elde edilen, edilecek olan her türlü bilimin ürettiği teknolojinin sadece ve sadece insanların doğanın düzenini bozmaması adına kullanmak olmalıdır.
14. sayıdan