paranormal

Bestekâr sokakta yaz yeni başlıyordu, o gece mehtap, sokağın tüm evlerini parlament mavisiyle aydınlık, parlak, gölgeli ve ısrarcı bir şekilde aydınlatıyordu. Tüm sokak derin bir uykudayken bir tek pencereden iki akrobat lambasının ışıkları yanıyor, açık pencerenin esintisiyle dalgalanan tülün arkasında iki mimarlık öğrencisi kız, iki ayrı çizim masasında başlarını kaldırmadan çizim yapıyorlardı. Günlerdir çok uykusuz kalmışlardı. Her proje teslim döneminde uykusuz geceler olmazsa olmazlarıydı ve normaldi ama bu kez farklıydı. Çok yanlış bir hoca seçmişler, kıstaslarını “bu hoca çok yetenekli, iyi öğretir,” diye değil, “çok yakışıklı ve karizmatik,” diye koymuşlardı. Yasemin ve Nilüfer ikilisi birbirlerini etkilemişler ama sınıfın diğer kızları da onlardan geri durmamış, hocanın öğrenci kontenjanını anında doldurmuşlardı. Sonuç ise dağ oteli projelerinin hepsi birbirinin aynısı çıkmıştı. Şimdi ikişer üçer odalarına kapanmışlar her biri kendi projesini hocayı kızdırmadan değiştirmeye, orijinallik katmaya çalışıyorlardı. Birbirlerine söylene söylene hem de.

İlk ne zaman görmüşler o hocayı bilen de yoktu zaten tek bir dönem gelmiş sonra ortadan kaybolmuştu. Okulun sistemine göre öğrenciler her dönem proje hocalarını kendileri seçtiği için atölyede oturan hoca, fareli köyün kavalcısı gibi kız öğrencileri büyülemişti sanki. Telaşla hocaya gidip isimlerini yazdırmışlardı. Kızlar aslında etkilenmekte haksız değillerdi, standart bir hocaya hiç benzemiyordu. Sanki bir profesör değil bir masal kahramanı, bir Hollywood film aktörü gibi, Marlboro reklamındaki o milyonları sigaraya alıştıran baştan çıkaran model gibiydi. Piyedepul ceketinin düğmelerini sol eliyle açıp ceketin iç cebindeki paketten bir dal sigarayı çıkarıyor, bu arada ceketin ünlü bir marka olan etiketini gösteriyor, çok ağır hareketlerle sigarayı ağzına koyuyor, Dupont çakmağıyla yakıyor. Sonra işte en müthiş sahne, en vurucu an geliyor, hoca sigaranın dumanını boşa savurmuyor, öğrencinin kurşun kalemle eskiz kâğıdına yaptığı çizimlerindeki hataları silgiyle siliyor (ki onlar aslında hata değil öğrencilerin yaratıcılığıyla yaptıkları özgün tasarımlardı ) kâğıdın üzerindeki silgi kırıntılarını sigaranın dumanıyla birlikte üfleyerek kâğıdı tertemiz yapıyor, sonra da onlara kendi tasarımıyla planlar cepheler karalıyordu. O üflemenin bağımlısı olan 20 yaşlardaki mimar adayı kızlar itiş kakış yaparak masanın etrafına doluşuyorlardı. Başka hocaları seçmiş olanlar da sürekli duruyorlardı “üflediği zaman haber verin” diyorlardı. Hoca böyle artistik, karizmatik hareketler yaparak öğrencilerin yaratıcılıklarını yok ettiğini düşünmüyordu. Ancak dönem sonu hemen hepsi de kız olan öğrenciler beyin fırtınası yapmak için her biri projelerini diğerlerine gösterdiğinde skandal ortaya çıkmıştı. Tümü birbirinin kopyası gibiydi yani havalı hoca hepsine aynı şablondan çıkmış gibi aynı eskizleri çizmişti. Hikâye bundan ibaretti o yüzden çizimleri gecikmiş, hepsi uykusuzluktan bitap düşmüştü.

“Kahve yapıyorum ister misin?” diye sordu Nilüfer.

“Hayır, benimki bitmek üzere biraz uyuyacağım,” dedi Yasemin. “Yarın uykumu alınca sana yardım ederim merak etme ama şu müziğin de sesini kısarsan sevinirim,” dedi. Radyonun FM kanalını hep açık tutarlar, çizim yapmaya uygun müzikler dinlerlerdi ama bazen kanal kayar ve Barok müziğe falan geçer fark ettiklerinde hemen değiştirirlerdi.

“Yardımına asla hayır diyemem çok sevinirim, bitecek gibi değil, iki cephe çizsen yeterli olur bitiririm, anneme de bahçe çimlerini attırırız.”

Anne Huriser Hanım çok becerikli yetenekli bir terziydi. Kızlar ona bir kez öğretmişler, projelerin tüm çimlendirmesini yapar hale getirmişlerdi. Şimdi yan odada uyuyan Huriser Hanım’ın rahmetli eşini, Nilüfer’in emekli albay babasını erken kaybetmişlerdi. Eşini çok kıskanan albay, o evde yokken açılmış mı diye perdeleri kontrol ederdi. Sert bir koca, disiplinli bir babaydı. Ölümünün ardından bunca yıl geçmiş olmasına rağmen anne kız sanki ölmemiş gibi aynı saatte yemek yerler, düzeni aynen korurlardı. Huriser Hanım ağır baskı altında geçen evliliğinin etkisinden çıkamamıştı, kocası her an çıkıp gelecekmiş gibi yıllardır telaş içinde ev işlerini yapar hep onun sevdiği yemekleri pişirir, biraz abartarak kuran okur ibadetini yapardı. Öyle güzel öyle şen şakrak ve komikti ki hangi koca olsa onu geride bırakmaz döner döner gelirdi. Arkadaşları bunu ona söyleyip takılırlar o da utanarak “Aman canım siz de,” diye cevap verirdi.

Yasemin proje dönemlerinde hep onlarda kalır çizimleri birlikte yaparlar ve yardımlaşırlardı. Odadan yastığı alıp “Senin hışırtı ve ışığında burada uyuyamam, geçip salondaki kanepeye uzanayım,” dedi.

“Sen git benim en az iki saat daha işim var.” Yasemin salona geçti, kanepeye yastığını koyarak uzandı, öyle yorgun öyle uykuluydu ki daha yastığa başını koymadan sanki uyumuş gibiydi. Ne kadar zamandır uyuyordu yoksa henüz uyumamış mıydı bilmiyordu, salona biri girdi sanki elinde aydınger kâğıtları vardı ve hışırdıyordu,

“Eyvah,” dedi Yasemin, “Nilüfer bir şeye takıldı ve sormak istiyor ama gözlerimin üstünde sanki iki fil oturuyor açamıyorum, ona cevap verecek halim yok” diye içinden geçirdi. Yardımcı olmayı çok istiyordu ama gözleri talimat almıyordu. Daha derin nefes alıp vermeye çalıştı belki uyanmayınca sormaktan vazgeçerdi, “Yarın zaten onun için her şeyi yapacağım şimdi lütfen birazcık uyuyayım lütfen,” diye içinden yakarıyordu. Ancak Nilüfer vazgeçmiyordu, arkadan vuran mehtabın aydınlatmasıyla arasına giren bir karaltı ay ışığını keserek yüzüne doğru eğiliyor ve sigara dumanı üflüyordu. Nilüfer sigara içmezdi evde içen hiç kimse yoktu bunu çok tuhaf bulduysa da uyanmadığını görünce gider diye uyku nefesi alıp vermeye başladı ama gitmiyordu. Bu kez o varlık ki hala Nilüfer olduğunu düşünüyordu kanepenin ayakucuna oturdu, yastıklar çöktü, evet bu çok bariz bir şeydi insan ayakucuna biri oturunca fark etmez miydi? Yasemin artık Nilüfer’in kararlı olduğunu anlamıştı inat ediyordu ille soracaktı. Tamam dedi

“Açıyorum gözlerimi,” bin bir zorlukla gözlerini açtı ve o da ne? Piyedepul ceketiyle hocası orada oturup sigara içiyordu, aynı anda radyo kanalı yine kaymış ve sesini arttırmış olarak operadaki hayaleti çalıyordu. Ah Nilüfer şunun sesini kısmanı kaç kez söyledim işte en sonunda hocanın hayaletini de getirdin ama hoca yaşıyor hayaleti olamaz ki diye hızla geçirdi içinden bu bir halüsinasyondu elbette ama çok gerçekti gözlerini tekrar kapadı ve biraz sonra tekrar açtı bu kez hiç kimse yoktu. Ama bu şeyler varsa da yoksa da çok korkunçtu. Kulakları uğuldadı, beyninin içinde zil sesleri duydu, çığlıklar kahkahalar, bu yokluğun aslında adı lazım değiller, üç harfliler, ölmemiş ölüler, ölmüş de gidememişler, karanlıklar, hortlaklar, vampirler olduğunu düşünüyor, beyni tüm korku öğelerini hızla üretiyordu ama bunların uykusuzluğun yorgunluğun sonucu karabasan olduğunu da biliyordu. Eğitimli kültürlü bir kızdı, yine de saf korku onu ele geçirmişti. Nilüferin onunla alay edeceğini bile bile yastığını kaptı ve telaşla çizim odasına daldı. “Hayırdır,” dedi Nilüfer “uyuyamadın mı?”

“Uyuyacaktım tam uyuyordum ama sizin iyi saatte olsunlar ziyaretime geldi beni uyandırdılar. İyisi mi şurada uyuyayım.”

“Yaaa” dedi Nilüfer, “demek öyle, ben de senin cinlere perilere inandığını herkese yayarım.

“Tamam, ama yarın bana ihtiyacın var unutma sana cephelerini çizeceğim bırak da uyuyayım.” Yasemin cinlerin iki kişi olduklarında gelemeyecekleri gibi bir düşünceye kapıldı çünkü gelmeseler çok iyi olacaktı biraz uyumalıydı mutlaka

                ***

Ertesi sabah Nilüfer artık komada gibi uyurken Yasemin kopkoyu bir uyku çekerek uyandı. Kalktı yüzünü yıkadı, çayın ve yağda kızaran pişilerin kokusu gelmişti burnuna, kim bilir Huriser teyze kahvaltıda yine neler döktürmüştür diye hayal ederek geceliğini bile çıkarmadan salona koştu. Tam hayal ettiği gibiydi mükellef bir kahvaltı sofrası onu bekliyordu.

“Günaydın Huriser teyzeciğim bu ne güzel bir sofra böyle ama Nilüfer sabaha doğru yattı onu uyandırmayalım” dedi.

“Olsun canım ben ona tekrar hazırlarım gel sen otur bir şeyler yemelisiniz çünkü sürmenaj olacaksınız.” Hemen oturdu Yasemin teklifi ikiletmedi, sıcacık pişinin üzerine reçel sürmeye koyuldu, reçel de Huriser teyzenin spesiyali olan portakal reçeliydi onu başka hiç kimse böyle aromatik yapamıyordu.

“Sürmenaj olacaksınız dediniz ya teyzeciğim, ben oldum galiba sizin evde iyi saatte olsunlara karıştım.” Tek kaşını kaldırdı Huriser Hanım.

“Öyle mi, ne oldu ?” diye sordu. Yasemin başladı anlatmaya komik bir şeyler anlattığını düşünerek cıvıl cıvıl arada gülerek her şeyi anlattı.

“İşte bu kanepede oldu bütün bunlar” diye anlatıyor, anlatıyordu ama Huriser Hanım’ın tek kaşı hala havadaydı ve hiç gülmüyordu büyük bir ciddiyetle dinliyordu. Yasemin de bu ciddiyetten huzursuz olup daha düz bir sesle anlatmayı bitirdi. Huriser Hanım,

“Yaaa” demekle yetindi, hiç şaşırmamış gibiydi, huşu içindeydi sanki tekrar

“yaa” dedi. “Dün günlerden perşembeydi, her perşembe Yasin okurum dün okuyamadım onun için gelmiştir rahmetli,” dedi.
“Ama o bizim hocaydı gördüm,” dedi Yasemin.

“Olur mu kızım bizimki hiç gitmedi bizi bırakmıyor sürekli kontrol eder.” Daha fazla ısrar etmedi Yasemin, anlaşılan dün gece salon çok kalabalıktı. İçinden soğuk bir şeyin hızlıca akıp gittiğini hissetti. Öksürdü, yutkundu, derin bir nefes aldı ve aynı anda Huriser Hanım’ın büzülmüş dudaklarından çıkan “tü tü tü” sesleriyle titredi. “Bugün proje teslim günü, yapacak çok işim var.” diye içinden geçirirken evin telefonu çaldı. Huriser Hanım “Hayırdır inşallah sabah sabah,” diyerek ahizeyi kaldırdı. Yüzü gerildi. Bir an sustu. Yasemin’e döndü. “Hocanızın asistanı arıyor… hocanız dün gece sizlere ömür.”

7. sayıdan

Similar Posts

  • kızarmış ekmek kokusu

    Hafifçe uzaklaşan bir terlik sesi pıtır pıtır, sonrasında lavabodan gelen bir su sesi şıpır şıpır. Arkasından oturma odasındaki sobanın küllerinin temizlenmesi sırasında çıkardığı gırç gırç sesi, yumuşak yumuşak yere dökülen küller… Sonrasında sobaya dökülen kömürün takırtıları, bir poff ve birbirine karışmış odun kömür kokusu. Radyo düğmesinin açma sesi, gülünce gözlerinin içi gülüyor çalıyor.Öksürerek genzini temizleyen…

  • arkadaşlar bi dakka

    Bakın şöyle etrafınıza… etrafımız Beton ve Demir yığınlarıyla çevrildi, gökyüzünü göremiyoruz, güneşimiz yüzümüze evimize semtimize vurmuyor artık. Yüksek katlar güneşimizi,Yüksek katlar rüzgarımızı,Yüksek katlar havamızı,Yüksek katlar yeşil alanlarımızı,Yüksek katlar her şeyimizi kesmeye başladı. Güneş, hava, rüzgar hepsi ortak kullanım alanlarımızdır, KAMU malıdır, kimsenin doğamızı katletmeye hakkı yoktur.Günlerce yazdık, çizdik, gösterdik ama bırakın okumayı bizleri dinlemediler bile.Bu…

  • Özlem, Alev Atılgan

    İçimde köpürüp taşanbir özlem eskiye dairne zaman kapasam gözlerimidipsiz karanlıklardanyıldızlar yağardolanır sevdalı bir rüzgardallarında çamlarınodam deniz kokargitar çalar sahilde, yalnız bir çocuk susar denizmartılar susar Sarmaşık sokak çamlı bahçehani hep özlediğim o ahşap evdeuyuyup kalmışkenşiir defterim elimdeannem gelir usulcaüstümü örteralnımda sıcak nefesihep on sekizimdene zaman kapasam gözlerimi.. 38. sayıdan

  • Masada Kalan Çay, Ahmet Yılmaz Tuncer

    Kendi hayatı gibi demlenmişBir bardak çay duruyorMasanın üstündeKendi de masanın başında oturmuşNe oldu o anda kendi bileBilmiyor bakışları uzaklara dalıyorBardaktaki demlemiş çay gibiKendi hayatı da yılların içinde demlenmişHerkes kendi hayatının bahçesinden bakarGeçip giden yıllarına ve hatırlarAnnesinin anlattığı masalı hatırlar gibiHayatın içindeOlan canavarları devleri hatırlar( belki annesini hiç görmedi tanımadı bilmiyor ya daannesi ona hiç masal…

  • Annem ve Domatesleri

    Yaylanın serini derler ya öyle bir gündü işte. Aşağılara doğru bir sis almış yürümüştü. Biz denizden yaklaşık bin iki yüz metre yüksekteydik. Belli ki alev alev yanıyordu aşağılar. “Bu cehennem sıcağında dışarıda çalışanların Allah yardımcısı olsun” dedim içimden.Bahçeye inmiş annemin iki avuçluk toprakta yetiştirdiği domates ve salatalıkları suluyordum. Geçmiş yaşına rağmen bir saniye boş durmadığına…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir