ERİTEN UMUT

Yazar: Abdullah YÜKSEL

Öfke de insana ait bir duygudur. Onu diğerlerinden ayıran, farklılaştıran nedir? Yıkıcı özelliği, ifade ediliş şekli, içeriğindeki şiddet çağrışımı… Elbette bu özellikler, öfkeyi üzerinde düşünülür ve tartışılır kılmakta- dır. Bununla birlikte öfke bazı temel duyguların da maskesi değil midir? Kıskançlık, üzüntü, merak, yalnızlık, itilmişlik, kaygı, hayal kırıklığı, engellenmişlik, haksızlık, anlaşılamamak gibi temel duygular; birikip, sertleşip katılaşınca öfkeyi oluşturmaz mı? Araştırmalar gösteriyor ki öfke bir davranış değil, fizyolojik ögeleri olan bir duygudur. İnsana özgü ve evrenseldir. tius: “Ben bir insanım ve insani hiçbir şeyin bana yabancı kalmasına izin vermem.” diyor. Öfke de tamamıyla insana ait ve hiçbirimize yabancı kalamayan bir duygu. Yani çok tanıdık bir duygu. Hem kendimizde hem çevremizde varlığını ne yazık ki hissettiğimiz bir duygu. Ülkemizde insanlar uzun zamandır gergin, sinirli ve öfkeli. Hatta saldırgan ve şiddet eğilimli… Sokakta yürüyen, kahvedeki çaycı, fabri- kadaki işçi, yoldaki simitçi, sıradaki öğrenci, ders veren öğretmen, hastanedeki hasta, hastaya bakan hekim, sahadaki oyuncu, tribündeki seyirci, trafikteki sürücü, devlet dairesinde ÖFKEYİ

ki memur, üst düzey yönetici; sinirli, kızgın, öfkeli ve saldırgan. Uzun süreden beri hem toplumsal hem de bireysel olarak öfke tu- zağına düşmekteyiz. Kişisel ve toplumsal olarak büyük öfke ve nefret nöbetindeyiz. Hangi tarafa, hangi etnik gruba, hangi cemaate, hangi partiye, hatta hangi spor kulübüne bakarsanız bakın bolca öfke görürsünüz. Hem de öyle bir öfke ve nefret nöbeti ki her alanda şiddete dönüşmekte, her alana yayılarak insanlar arasında dönüşü olmayan kutuplaşmalara yol açmaktadır. Öfkeye yapıcı bir şekilde yaklaşmak mümkün mü? Önce bu yapılabi- lir mi? Hep karşıya misliyle dersler vermeye çalışıyoruz. Bazılarımızın öfkesi öyle hamdır ki bir ilişkinin düzelmesi ya da gelişmesini, bu ilişkide yaşanabilecek her türlü olasılığı tamamen ortadan kaldıran bir üslup ve davranışla dışa vurulur. Toplum olarak ne oldu bize? Bu coğrafyada neler oluyor? Bu hâle nasıl geldik ya da getirildik? Kim ya da kimler bunun sorumlusu? Bu soruların birden çok sebebi var. Hepimiz biliriz ki bir sosyal olayı yaratan başka bir sosyal olaydır. Benim kişisel gözlemim, çoğu- muz aldatıldık. Çoğumuz birbirimize güvenimizi kaybettik. Ekonomik güvensizlik, fiziksel güvensizlik ve siyasal güvensizliği fazlasıyla hissettik, hissettiklerimizden etkilendik. Güvensizlik korkuyu, korku da kaosu doğurdu. Belki de hepsinin temelinde “güvenmeme” var. Güven duygu- su olmadığından huzur ve barış eridi Bunların yerini gerilim, çatışma ve şiddet aldı. Üretemedik, gereğinden fazlasını tükettik. İmaj ve ambalaj gözümü- zü perdeledi, göremedik. Büyüdük, kalkındık dedik, fabrikalar yerine AVM’ler yaptık, tüm kentlerde yüksek binalar diktik. Tarımı özendirmek yerine, samanı ithal etmeyi tercih ettik. Bankalardan krediler çektik, gü- cümüzün dışında yatırımlar yaptık. Hep bana hep bana, kalanı yine bana dedik. Aç gözümüzü doyuramadık işte! Geldik bugüne… Eğitim sistemimizi yazboz tahtası yaptık. Bilimi, aklı ikinci plana itip dogmalarda yetişen dindar nesiller yetiştirmeye kalktık. Teknoloji üretmedik, başkalarının ürettiği her altı ayda bir değiştirdiğimiz telefonlarla hava attık. Yeterince eğitilme- miş, okuma ve kendi kendine öğrenme yeteneği sınırlı bir toplumda öğrenemedik, doğru düşünemedik ve üretemedik. Geldik bugüne… İnsanlarımız hastalanmadan

çözüm bulamadık, toplum sağlığını yeteri kadar koruyamadık. Trafik magandaları ölüm saçtı, önleyemedik. Çocuklarımız aç girdi yata- ğa, göremedik, çare bulamadık. Hayranlar yarattık, biat edenlerle doldu taştı meydanlar. Hâlbuki Adam Simith: “İnsan yığınlarının çoğu hayranlar ile tapınanlardan meydana ge- lir ve daha da ilginci, bu hayranlarla tapınanlar servet ve mevkiden çoğunlukla hiçbir menfaat elde etmezler.” der. Gerçekten de bu hayranlar ve tapınanların ekonomik, sosyal ve kül- türel oluşumları her geçen gün daha kötüye gitti. Farkına varamadık işte! Geldik bugüne…

İletişim dilinin yok olduğu, dinleme yerine konuşmanın, “biz” yerine “ben”in hep ön plana çıktığı, empatinin zorlaştığı, paylaşımın yerine azgın rekabetin geldiği; nezaketin, sevginin, dostluğun yerini kinin, nefretin ve hiddetin aldığı bir süreçten geçtik. İşte geldik bugüne… Bugün ne hâlde miyiz? Şu günlerde karanlığın tam ortasında gibi hissediyorum kendimi. Sözün bittiği, umutların tükendiği, çaresizliğin kol gezdiği, ucu görünmez uçurumların kenarındayız. Buradan kurtulabilir miyiz? Elbette… Ve diyorum ki karanlığın ne kadar süreceği “bizim” direncimize bağlıdır. Tüm bu olanlar karam- sarlığa yol açmamalıdır. Bugün en önemli ihtiyacımız geleceğe yönelik umuttur; başarıya, barışa, huzura ve sevgiye olan inançtır, coşkudur heyecandır. Tevfik Fikret, bugünlerdeki gibi toplum olarak sıkıntılı günlerin yaşandığı bir dönemde şunları yazmış: “Bugün hürriyetin, milliyetin, namus-u ümidin masum kaldıysa bil, zair, rehakarin bu heyettir.” Bugünün dili ile “Bugün özgürlüğünü, bağımsızlığını, ulusunun namusunu, umu- dunu yitirmediysen ey ziyaretçi, bil ki senin kurtarıcıların bunlardır.” Korku ile değil, umutla yaşamalıyız çünkü umudu olanlar hayattan öğrenebilen insanlardır. Hayat bazen zamlı fiyattan, bazen etiket fiyatından öğretir. Uzaktan yakından gelen tüm sesleri dinleyebilmek, farklı seslerle zenginleşebilmek ve gelişmek, insanın öğrenmesi için olmazsa olmazdır. Çünkü yaşam, akıp giden bir ırmak gibi her dönemeçte suyunu çoğaltır ve tazelenir.

Bu yazı, Nehirden Kültür Sanat ve Edebiyat Bülteni’nin 12. sayısında yayımlanmıştır.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir