BAĞIMSIZLIK DİKENİNE KATLANILAN GÜLDÜR: CANLA BESLENİP RENGİNİ KANDAN ALAN, Zerrin Keskin
1964 Türkiye’sinde bir şair, işçinin elindeki küreği havaya kaldırır dizeleriyle: “Eziyorum dedi, işte: kollarım tanık olsun, / Utancımı eziyorum ve göğsümde büyüttüğünüz, / O pis düzen biti, hanfendiler beyfendiler!”
Bu dizeler, Ceyhun Atuf Kansu’nun “Bit” adlı şiirinde kaskatı bir gerçek olup çıkar karşımıza. Çayıralanlı Mehmed adında bir işçinin, sırtında taşıdığı sınıfsal yoksulluğun simgesi olarak büyüyen bir bitten kurtulma çabasını anlatır. Ama o biti ezmek, yalnızca bedensel bir temizlik değil, bir insanın kendi tarihiyle, utancıyla, sessizliğiyle hesaplaşmasıdır.
Ceyhun Atuf Kansu’nun 1965 ‘de yayımlanan Bağımsızlık Gülü kitabı, 1947’den 1965’e uzanan yaklaşık yirmi yıllık eserlerini bir araya getirir. Bu tarihler tesadüf değildir. 1947: Soğuk Savaş’ın başladığı, Türkiye’nin bir ittifak tercihini belirginleştirdiği yıl. 1965: 1961 Anayasası’nın özgürlükçü rüzgârının henüz solmadığı, solun ve sosyal demokrasinin Türkiye’de en geniş kitlesel tabanına ulaştığı dönem. Kansu bu yıllar arasında yalnızca şiir yazmamış; bir toplumun sesini taşımış, bir çağın vicdanını dize getirmiştir.
Kitabın ilk şiiri olan “Taşlama”, Kansu’nun şiirsel evreninin ip uçlarını verir. Şiir, halkı yücelten bir övgü değil, ona gerçeği söyleyen bir hesap sormayla başlar: “Halk dedim sözümün iptidasında, / Ne varsa yeryüzünde sana kul yazdım / Hürriyetini verirsen yanılıp şaha / Şaha da, sana da, bana da hepten yuh olsun.”
Bu dizeler, halkı yüceltirken sorumlu da tutar. Hürriyetin teslim edilebileceği bir “şah” imgesi, 1947 Türkiye’sinde son derece somut bir karşılık taşımaktadır. Tek partili dönemin bitip çok partili hayata geçiş sancılarının yaşandığı o yıllarda, köylü ve işçi sınıflarının kendi siyasi kaderlerini biçimlendirebilecekleri yeni bir alan açılmaktayken; Kansu bu açılımı hem umutla hem de kaygıyla karşılamaktadır.
Kansu için halk;, edilgen, pasif ve aciz bir kavram değildir. Şiirlerinde, somut ve elle tutulur imgelerle çizer halkın portresini: tornada iş tutan el, çapasıyla didinen köylü, düveninde çalışan çiftçi… Daha da etkileyici olanı, halkı anlatmak için seçtiği biçimsel tercihlerdir. Kitap boyunca taşlama, ağıtlama, koçaklama, güzelleme, yiğitleme gibi halk şiirinin geleneksel türlerini, modern şiirin söylem evreniyle buluşturur. Bu bilinçli bir tercihdir; halkı anlatmak için halkın biçimini kullanmak, bir yöntem seçiminin çok ötesinde etik bir duruş, etkili bir sosyolojik taktiktir.
“Çaresizlerin Ağıdı” bu bağlamda sarsıcıdır. Sekiz aylık İsmail adlı bir köy çocuğunu doktora götüren bir annenin sesinden yazılmış bu şiir, “Kuşağımda var on kâğıt / Derdini bil derdini dağıt / Reçetene versem yarısını / Kurtarır mısın ben köylünün yavrusunu” diyerek anlatır çaresizliğini. İsmail ölür. Şiirin son kısmında yer alan dizeler, masif bir yasın ta kendisidir: “Zerdalinin gölgesinde ne güzel uyunur, / Hele İsmaili bırak ne güzel uyur, / Çiçek beşik, ot yorganı toprak altında.” 1953 yılında yazılan bu şiir, Türkiye’nin kırsal kesimindeki sağlık yoksunluğunu bir annenin feryadıyla belgeler.
Kansu’nun şiiri yalnızca Anadolu’ya saplanıp kalmaz. Acı, haksızlık, açlık, savaş tüm dünyaya ait sorunlardır. Bu nedenle Bağımsızlık Gül’ünde; Cezayir’de kurşuna dizilen insanlar da vardır, Kongo’da ihanete uğrayan Lumumba da, Amerikalı zenci işçilerin şarkısını söyleyen Marion Anderson da vardır. Bu evrensel duyarlılık, Kansu’yu dönemin solcu milliyetçi şiirinden ayıran temel özelliklerinden biridir.
“Lyon Garında Askerler” şiiri, 1958 yılında yazılmıştır. Cezayir Savaşı’nın en kanlı yıllarına denk düşer. Şiir, Burgonyalı köylü asker Mişel Fransua aracılığıyla Fransız imparatorluğunun açmazını gözler önüne serer. Fransız devrimi, insan hakları bildirisi, özgürlük—bunların hepsi, sömürgeci bir savaşın içinde anlamsızlaşır:
“Yırtılmış, Fransa bayrağının gölgesinde, / İnsan hakları bildirisi eşit yalan, özgür yalan!”
Kansu bu dizeleri yazarken, Türkiye’nin de NATO çatısı altında konumlanmakta olduğunu, Batı’nın ittifakının ne anlama geldiğini sorgulamaktaydı. Evrensel özgürlük söylemiyle sömürgeci pratik arasındaki bu çatlak, şairin gözünden kaçmaz.
“Lumumba” şiiri de bu bağlamda okunmalıdır. 1961’de suikastle öldürülen Kongo’nun ilk demokratik olarak seçilmiş başbakanı Patrice Lumumba, Kansu için kişisel bir trajedi değil, sistematik bir düzenin kurbanıdır. “Aldandın sen Lumumba / Aldandım ben.” Buradaki “ben” çarpıcıdır; şair Lumumba’yla aynı idealistlikle, aynı ihanetle konumlandırır kendini.
Kitabın adına konu olan “Bağımsızlık Gülü”, 1964 tarihli son şiirdir. Bu şiirde gül, yalnızca bir çiçek değildir; bir topçu neferinin Sakaryalı yaz toprağında döktüğü kan, Nazilli fabrikasında işçinin tezgâhında dokunmuş bez, ve nihayetinde Mustafa Kemal’in bahçesine dikilen bir tarihtir.
Kansu’da gül imgesi, kitap boyunca farklı biçimlerde geri döner. “Demokrasi” şiirinde “Aşkında üreyen ıssız halkım, ey demokrasi / Vermiş en güzel türkülerini sana” derken; “Anayasa” şiirinde demokrasinin toprak gibi büyüttüğü bir devrim umudunu taşır. Bu idealizm, 1961 Anayasası’nın yarattığı kısa ama gerçek bir özgürlük iklimine olan inancını yansıtır. O anayasa, Türkiye tarihinin en kapsamlı temel hak güvencelerini getirmiş; sendikalar, üniversiteler, basın görece özgürleşmişti. Kansu bunun bilinciyle şiirini kaleme almıştır.
Ancak kitabın en derin yankısını bırakan belki de “Mermi Kovanı”dır. 29 Nisan 1960, 27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde öğrenci eylemlerine yönelik polis şiddetinin doruk noktasına ulaştığı gün. Öğrencilerin Siyasal Bilgiler bahçesinde buldukları boş mermi kovanını vazoyla şiirleştirmesi, siyasi şiirin sembolik bir doruk noktasıdır. Şiir şöyle biter:
“Bilmeli ki bir mermi var bir yerimizde / Oynar acısı gece gündüz / O görünmez mermidir özgürlüğümüz.”
Özgürlüğün bir mermi olarak tanımlanması, Kansu’nun şiirsel düşünce biçiminin özüdür: güzellik ve acı yan yana durur; umut, yıkımın içinde filizlenir. Bu, sadık bir poetik kimliğin göstergesidir.
Ceyhun Atuf Kansu, 1978 ‘te aramızdan ayrılışından günümüze layık olduğu değeri görememiş bir yazın insanıdır. Hem siyasi hem de edebi bir marjinalleşmenin kurbanıdır. Cumhuriyetçi-laik kimliği, Kemalizm’e olan sadakati, ama aynı zamanda sosyalist duyarlılığı onu birden fazla ideolojik çevrenin kolaylıkla sahiplenip kolaylıkla dışladığı karmaşık bir konuma sürüklemiştir. Oysa bu karmaşıklık, şiirinin zayıflığı değil evrenselliğinin gücüdür.
Bağımsızlık Gülü kitabının kapağındaki “yediveren” Kansu’nun şiirlerindeki temaları simgeler. Bağımsızlık bedelini kanla, canla, sonsuz bir mücadeleyle alan kara bir sevda, nazlı bir güldür, dünya var oldukça açmaya ve solmaya devam edecek. Peşinde olanların ardında insanca bir yaşam bırakmak uğruna kendilerini feda ettikleri kutsal bir miras, bir vefa olarak.
38. sayıdan