Pelit Ağacı
Yazar: Abdullah Yüksel
N E H İ R D E N K Ü L T Ü R S A N A T V E E D E B İ Y A T B Ü L T E N İ D o s y a 1 . Ç a y y o l u E d e b i y a t G ü n l e r i
D o s y a 1 . Ç a y y o l u E d e b i y a t G ü n l e r i ö y k ü A b d u l l a h Y ü k s e l
Yaz aylarından kalma bir günün sabahında -her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde- yürüyüşümü tamamlayıp kültür fizik hareketleri yaptığım alana girmiştim.
Orhan amca ile karşılaşınca hâl hatır sormak için durdum. Orhan amca mayıs ayının sonunda Ayvalık’a, yazlığına gitmişti. Havaların soğuması ile Ankara’ya dönmüş, o gün yine yürüyüşe çıkmıştı. Yüzünde önce anlam veremediğim bir gurur vardı. Anayasa oylaması “evet”in üstünlüğü ile sonuçlanmış, o da doğal olarak çevresindekilere takılıyordu. “Ben size demedim mi oylamada ‘evet’ çıkacak, bana inanmadınız, gördünüz değil mi?” Orhan amcanın yaşı ilerlemişti. Kendisinin anlattığına göre yokluğu, yoksulluğu, acıyı görmüştü. “Evet” grubunu destekleyenlerdendi. Dilinden hiç düşmezdi şu sorular: “Sizler yokluk nedir bilir misiniz? Siz hiç yatağa günlerce aç girdiniz mi. Siz hiç öksüz, yetim, yalnız kaldınız mı? Ne var bugünkü durumda?” Sonrasında da iktidar için güzellemelere başlardı: “Helal olsun iktidar da her şey bol, her şey var, kimsenin evinde hiçbir şey eksik değil, herkesin arabası var, apartmanların önünde arabaları park edecek yer bulunmuyor. Herkes hâline şükretmeli.” diyerek iktidarın propagandasını yapardı. Aslında Orhan amca propagandadan çok, kendi gerçekleriyle eski yaşadıklarıyla bugünü karşılaştırıp bugünkü içsel huzurunu kendince anlatmaktı. Yokluktan gelip zenginleşen her insan gibi dünle bugünü kıyaslıyordu.
O gün sohbetimize Orhan amcanın ve benim tanıdığımız bir başka arkadaşı da katıldı. O da Orhan amcayı benim gibi altı aydır ilk defa görüyordu. Orhan amcaya sarıldı ve “Orhan amca, maşallah gitgide gençleşiyorsun.” dedi. Orhan amcanın karşılığı “Benim yaşım seksen yedi. Hayatla yaptığım maç bitti. Bu maçta bazen ben yenildim, bazen galip geldim ama daha çok ben yenildim. Son maçımı yapalı çok oldu, bu yaşam artık uzatmalara kaldı.” oldu. Mırıldanarak “Allah akıl sağlığımı bozmadan emanetini alsın, tek isteğim bu benim.” deyiverdi.
Hüzünlü ortamı kırmak için söze girdim. “Baban, annen kaç yaşına kadar yaşadılar? Belki de bu genetik, Allah sana daha sağlıklı nice yıllar versin.”
Orhan amca ufka doğru gözünü dikti, yutkundu, sonra anlatmaya başladı: “Babam seferberlik zamanında köyde üstü açık kasalı kamyon kullanıyordu, Kanlı
S A Y I 1 0 – K A S I M 2 0 2 3 Pelit’in oradaki virajı alamayıp arabayı devirdi ve öldü. Ben ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. İki kardeşim benden daha küçüktü; biri birinci sınıfa gidiyordu, diğeri okula gitmiyordu.” “Annen kaç yaşında öldü?” diye sorsam da cevap alamadım, geçiştirdi. “Seferberlik zamanı… Her tarafta yokluk, yoksulluk var, kıtlık var. Annemin de başına o iş geldikten sonra bana ve kardeşlerime babamın asker arkadaşı göz kulak oldu, çok yardım etti. Geldik bugünlere.” Peki, bu kanlı pelitin bir hikayesi var mıydı?
“Çok eskilerde dağ köylerinin birinde koyun sürüleri olan hâli vakti yerinde Recep Ağa’nın dünyalar güzeli kızı Fatik ile aynı köyden Ramazan birbirlerine gönüllerini kaptırmışlar. Fakat o zamanlarda zengin bir ailenin kızı Fatik ile çok çok yoksul, çoban Ramazan’ın evlenmesi çok zor. Ancak birbirlerini amasız, fakatsız seven iki sevgili ne yasak ne kural ne de töre dinler ne de can korkusu. Fırsat buldukça gecede, gündüzde yirmi beş metreye yakın boya ve iki metre kadar gövde çapına erişmiş, geniş tepeli köyün en kadim varlığı, yüz elli yıllık pelit ağacının altında üç beş dakika da olsa buluşur, asla birbirlerini bırakmayacaklarına ant içerler.
Günler gelir geçer… Ramazan’ın askerlik pusulasını köyün muhtarı ilçeye indiğinde getirir. Ramazanın yaşı henüz 16’dır. Ancak o dönem Ramazan ve Hatice isimli iki kardeş aynı günde birlikte nüfusa yazıldıklarından anne babanın hatırladığı yıllara göre yazdırılmışlardır. Ramazan 18 yaşına girmişti nüfus kayıtlarına göre, öyleyse asker olma vakti de gelmişti. Doğum günleri için yağmurlu bir gündü, o yıl kıtlık olmuştu, o yıl Deli Hüseyin karın ağrısından ölmüştü gibi dönemlere, olaylarla göre çocukların doğum günleri belirlenmeye çalışılırdı. Doğum gününün belli olması çok da önemli değildi o vakitlerde. Çoğu ailede anne baba bazen çocuklarının sayısını unuturdu. Zaten yabancı biri sorduğunda kız çocuklarının sayısı değil sadece erkek çocuklarının sayısını söylerlerdi. Erkek çocuklardan birine de sorulduğunda kaç kardeşsiniz diye erkek kardeşlerin sayısını söylerdi. Kızların adı vardı yalnızca.
Ramazan’ın askere gitme günü gelir, köydeki arkadaşları ayrı ayrı günlerde ziyafetler verir evlerinde Ramazan’a. Eskiden âdettendir, askere gidenleri evlerine davet edip yemek çıkarmak. Gitmeden bir gün önce Ramazan’ın ellerine asker kınası yakılır. O günün sabahı da askere uğurlanırken davulla birlikte kaval çalınır, anne babası kavalın yanık sesine dayanamaz, dökerler gözyaşlarını. O günlerde askere gidenlerin anne babaları gururludur. Çocukları askere giderken hem mutluluk hem hasret hem de askerliğin kutsallığının gururuyla duyguları coşar. Hem davul zurna çalar hem de gözyaşı akar. Askere giden genç pek ağlamaz, onun yürüyüşü ve duruşu değişir. O gururludur çünkü askerliğini yapmayanlar o zamanlarda adam yerine konmaz. Askerliğini yapmayana kız verilmez. Bu zamanlarda ise askere gitmeyenlerle bazen gurur bile duyulur oldu!
N E H İ R D E N K Ü L T Ü R S A N A T V E E D E B İ Y A T B Ü L T E N İ Yine de ellerine kına yakılan, gururla askere gönderilen gençler vardır bu topraklarda. Hem de epey çok… Onlar için vatanın eş anlamlısı namustur. Onlar, eğer uğrunda ölmek varsa o da vatandır şiarını düstur bilirler. Onların bedel ödemeye paraları da yoktur. Onların vatan için ödeyecekleri bedel gerektiğinde bedenleridir. Hem onların çürük rapor alacak bir yerlerde tanıdıkları, eşleri, dostları ve babaları da yoktur. Onlar yine eskilerde olduğu gibi yakarlar ellerine kınayı, giderler görevlerinin başına. Eğer ölürlerse oralarda daha doğrusu hainler tarafından öldürülürlerse şehit, yaralananlar gazidir. Anneleri babaları aldıklarında şehadet haberini yanar içleri, göynür gözleri yine de ‘Vatan sağ olsun!’ derler. Çünkü vatansız yaşanamayacağı dedelerinin onlara öğüdüdür.” Uzun bir sessizlik hem Orhan amcayı hem beni hem de Necati’yi sarmalamıştı.
“Çocuklar, şimdi tekrar bizim hikâyemize dönelim.” dedi ve devam etti anlatmaya Orhan amca.
“Ramazan üç günde bir kasabaya giden köydeki kamyonun kasasında üç beş arkadaşı ile düşer yollara askeri birliğine teslim olmak için. Ramazan’ın babası ön tarafta şoförün yanına oturur uğurlamak için oğlunu. Ramazan’ı askere uğurlarken Fatik’in erkek kardeşi de vardır uğurlayan köyün erkekleri arasında. Fatik’in erkek kardeşi ablasının Ramazan’ı çok sevdiğinin farkındadır. Ancak babası razı değildir bu sevdaya. Çobana kız mı verilir? O zamanlar töreler öyledir. Geleneksel ailelerde otorite babadır. O ne derse o olur. Onun sözünün dışında davranmak, ona karşı gelmek, töreye aykırıdır. Herkes ailede babaya itaat eder, biat eder. Baba evin reisidir, muhasebecisidir, emredenidir. Sözünün üzerinün üstüne söz söylenmez. Hele hele o yörenin, o bölgenin varlıklısı, ağası olan bir babaya karşı gelmek, sözüne söz söylemek imkânsızdır. İşte böyle bir ailede yetişmiştir Fatik. Erkek kardeş, Ramazan ile Fatik’in sevdalarını içten içe onaylar ama asla bunu belli etmez, edemez. Hatta bir toplulukta Fatik’in babası: ‘Herkes haddini bilmeli, davul bile dengi dengine çalmalı!’ der. Bunu da yüksek sesle köy meydanında söyler. Herkes duymalı, herkes ayağını denk almalıdır. Duyanların arasında Ramazan’ın babası da vardır. Bu büyük, yaralayıcı sözleri nasıl söylesin oğluna? Ama içi yanar, göynür özü. Bir of çeker o kalabalığı terk eder, eve gelir. Sadece hanımı ile paylaşır duyduklarını.
Ramazan birliğine teslim olur. Gidişinden on beş gün sonra Ramazan’dan mektup gelir, asker ocağından. Hâl hatırdan sonra pelit ağacı yapraklarını döktü mü diye sorar. Bu pelit ağacının yaprak dökmesi hikâyesini anne babası anlamaz. Bu, durumu bilen kız kardeşi Hatice ile Ramazan arasında bir paroladır; Hatice anlar. Zaten Ramazan’ın anne babasının okuryazarlığı olmadığından Hatice yazar asker mektubunun karşılığını. Mektubun sonunda ‘Bugün pelit ağacının oradaki çeşmeye su doldurmaya gittiğimde gördüm, ağacın yaprakları yerinde duruyordu.’ der.
Hatice ile Fatik çeşmeye aynı anda su doldurmaya gittiklerinde Ramazan’ı
S A Y I 1 0 – K A S I M 2 0 2 3 konuşurlar ancak kimseler anlamaz. Fatik sık sık olmasa da fırsat buldukça pelit ağacının yanına gider gelir, sevdalısı Ramazan’la konuştukları sözleri hatırlar. Bakar ağacın dallarına, yapraklarına ve içinden şöyle seslenir. ‘Ey ulu pelit, sevdamızın şahidi sensin. Bilesin ki bizim Ramazan’la aşkımız senin gibi görkemli, kocaman gövdeli ve dallı budaklı olacak. Senin gölgende ve dallarının, yapraklarının altında yemin ediyorum. Haydi, hoşça kal! Ramazan’ım geldiğinde senin gölgenin altında yine buluşacağız.’ der.
Aylar böyle hasretle geçer. Bir yıl sonra Ramazan’ın izinli geldiğini köyün gençleri koşarak annesine haber verirler. Gençlerin müjdelikleri verilir, yemekler hazırlanır, yenir, içilir. Ramazan, Fatik’in haberlerini kardeşi Hatice’den anlamıştır. Yaz ayları olduğu için tam obaya göç zamanıdır, Fatik obadadır, hiç inemez bir ay süre ile köye; göremez Ramazan’ını. Çünkü Fatik’in babası yasak koymuştur Ramazan’ın gelmesiyle birlikte Fatik’in köye inmesine.
Bir ay tez geçer. Ramazan tekrar asker elbiselerini giyip düşer onu asker ocağına götürecek yollara. Askerde şoförlüğü öğrenmiş, asker ehliyeti almış, cemse kullanıyormuş. Ramazan çok iyi şoför olmuş. Hatta izinde iken bir gün köydeki kamyonu ilçeye o götürüp getirmiş. Herkes hayran hayran izlemiş Ramazan’ı.
Günleri aylar izler, bir yıl daha geçer. Ramazan için biter askerlik vazifesi. Giyer sivil elbiselerini alır şoförlükte gösterdiği üstün uzmanlık belgesini, dönmek için çıkar yola. Bir sevinç, bir hüzün, bir mutluluk, bir mutsuzluk… Birçok duyguyu bir arada yaşar. Kendisi de anlam veremez bu duygu karmaşasına. Belki son mektubu aldığında kız kardeşi Hatice’den hem kısa hem de kifayetsiz cümleler okur, üstüne üstlük pelit ağacından hiç bahsetmez kardeşi. İçine bir kurt düşer. Ama ne kötüye yorar ne de iyimser kalabilir.
Ramazan on beş saat sonra gelir köye. Köye girmeden köyünün kokusunu alır, köydeki kuşların ötüşünü duyar. Dağların yamaçlarındaki yaz aylarında bile erimeyen karları görür. Köye yaklaştığında pelit ağacını da görür uzaktan, ta oralardan gelir sevdalısının sesleri ‘Biz birbirimizden hiç ayrılmayalım.’ diyen ezgisi. Yolda karşı köyden biriyle karşılaşır. Ramazan’a sorar: ‘Ramazan üç beş gündür görünmüyordun, nerelerdesin sen?’ O zamanlarda uzunca süren askerliği hafifletmek için olsa gerek üç beş gündür görünmüyorsun, derler. Ramazan durumu anlatır. Karşı köydeki nereden bilecek? Ramazan’a sorun bakalım bir yıl her gün, her saat, her dakika nasıl geçti? Kaç kere şafak saydı? Kaç kere sevdalısının adını sayıkladı. Anne babasının hasretini nasıl çekti, bizim askerden başkası bilmez, bilemez. Köye çok yaklaşır, herkes koşar Ramazan’ın annesine müjdeyi vermeye. Ramazan’ın annesi maniler yakarak koşar gelir, yarı yolda karşılar oğlunu, sarılır boynuna, koklayıp öper Ramazan’ını. Ramazan çok sevinçlidir sevinçli olmasına da bir burukluk olduğunu hisseder köy halkında. Bir de aklına bir şey takılır. Akşamüzeri işten, obadan gelen Ramazan’ı yolda karşılayıp hoş geldin diyenler arasında göremez Fatik’in kardeşini.
N E H İ R D E N K Ü L T Ü R S A N A T V E E D E B İ Y A T B Ü L T E N İ Eve geldiğinde hemen kız kardeşi Hatice’ye sorar Fatik’i, kız kardeşi ağlamaya başlar, sarılır abisinin boynuna, hıçkıra hıçkıra ağlar. Ramazan da herhalde Fatik’e bir şey oldu diye düşünür. Beti benzi sapsarı olur, sanki dokunsan ağlayacaktır Ramazan. Ramazan’daki bu şaşkınlığa, gözlerine yansıyan çaresizliğe, sağa sola bakışlara kötü bir şey duyacakmış gibi her gelenin konuşmasına kulak kabartmasına, anne babası, bir de hoş geldin için gelenler anlam veremezler. Ancak gelenlerin konuşmalarından bir şeylerin ters gittiğinin anlar. Ancak soramaz kimseye Fatik’e bir şey mi oldu diye.
Eve gelip gidenler biraz azalınca annesi dayanamaz açıklama yapmaya başlar. ‘Ramazan’ım korkma, Fatik’e bir şey olmadı ancak on beş gün önce Fatik’in babasını ve kardeşini hapse attılar.’ der. Ramazan derin bir nefes alır, Fatik için sevinir ancak nasıl oldu, neden oldu diye annesine soru yağmuruna tutar. Ramazan’ın tahmini şudur: Herhâlde Fatik’i biri kaçırmaya kalktı veya kaçırdı, babası ile kardeşi de onları öldürdü.
Çünkü Ramazan biliyordu ki çok isteyeni vardı Fatik’in, bir mektubunda kız kardeşi Hatice yazmıştı. Ramazan’ın annesi tam açıklamaya başlayacaktı ki olayları kapı çalındı, üç kişi daha gelmişti hoş geldine. Oradan buradan konuşmaya başlandı. Koyu sohbetin bir yerinde biri Ramazan’ın babasına Fatik’in babasını ve oğlunun mahkemesinin sonucunu öğrenip öğrenmediğini sordu. ‘Savcı, Recep Ağa’ya müebbet, oğluna on sekiz yıl hapis istemiş, mahkeme gelecek aya ertelenmiş.’ dedi Ramazan’ın babası, ‘Allah yardımcıları olsun, Allah kurtarsın! Herkes onların suçsuz olduğunu söylüyor. Olay onların üstüne kaldı diyorlar.’
‘Dün akşamda karşı köyden gelmişler, Recep Ağaların sürülerinin yarısını götürmüşler. Ben bugün jandarmaları yolda gördüm, karşı köye sürüyü götürenleri yakalamaya gidiyorlardı.’ der gelenlerden bir diğeri.
Ramazan meraktan çatlayacaktır, herkesin yüzüne bakarak üzgün bir ses tonuyla mahkeme olayını iyice öğrenmek ister. Ramazan’ın babası baştan anlatır meseleyi.
‘Recep Ağa ile karşı köydeki Fuat Ağaların arasında çok önceden kalma bir husumet var. Bundan on beş gün önce Recep Ağa’nın sürüsü ile Fuat Ağa’nın sürüleri karşılaşır. Sürüyü koruyan köpekler birbirine saldırır. Recep Ağa’nın köpeğini karşıdaki köpekler parçalar. Recep Ağa’nın oğlu o gün sürünün çobanı, karşı taraftaki sürünün başında da Fuat Ağa’nın çobanı Ahmet var. Recep Ağa’nın oğlu ile Ahmet birbirlerini dikkat etmemekle suçlarlar. Ahmet, Recep Ağa’nın oğluna silah çeker ama silah ateş almaz. Bu olay Recep Ağa’nın oğlunun çok zoruna gider, sürünün yüzünü çevirir, obaya girer. Recep Ağa’ya haber verilince ağa kardeşlerini toplar, konuşulup düşünülse de bir çıkış bulunamaz. O gün Recep Ağa’nın sürüsü başka mevkide otlatılır. Ama Recep Ağa, oğlu ve kardeşlerinin onurları kırılmış, hakarete uğramışlardır. İnsan onuruna ters düşünce bu hareket bir şey yapılmalıdır. Sineye çekilemez ya… Sonuçta hepsi silahlanır, çoban ve Fuat Ağa öldürülecektir. Aslında başka bir gerekçe daha vardır: Fuat Ağa geçmiş olsun demeye veya özür dilemeye bile birini göndermez hatta bazı
S A Y I 1 0 – K A S I M 2 0 2 3 kalabalıklarda tahrik edici sözler bile kullanır. Recep Ağalar iyice kinlenir. Karar alınır, kim dengine düşürürse o kişiler vurulacaktır.
Ancak o gün sabaha karşı bir haber gelir ki… Fuat Ağa’nın çobanı Ahmet dokuz yerinden vurularak öldürülmüştür. Cesedi obanın yakınında bir yerde bulunur.
Herkes şaşkına döner, en çok da Recep Ağalar çünkü Ahmet’i öldüren kendileri değil ancak tüm şüpheler onlara gelir, yapışır. Recep Ağaları yakalamak için gelen jandarma hem oğlunun hem de kendisinin üzerinde 14’lü denen silahlarla birlikte yakalar. Otopsiden çıkan kurşunların da 14’lü diye adlandırılan silahtan çıktığı anlaşılınca hem Recep Ağa hem de oğlunu hapse attılar.’ diyerek sözlerini bitirir Ramazan’ın babası.
Ramazan’ın ağzının tadı kaçar, askerliğini bitirme sevinci kursağında kalır. Gece uyuyamaz, ertesi gün köy meydanında herkesle kucaklaşır; hâl hatırlar sorulur, çaylar içilir. Üç beş gün sonra Ramazan bir akşam vakti herkes evine çekilmeye başladığında gider pelit ağacının altına öylece durur. Fazla vakit geçmeden karşıdan gelen Fatik’i görür. Fatik Ramazan’ın ağacın altına geldiğini uzaktan görmüştür. Zaten önceden de Ramazan’ın kız kardeşinden haberi almıştır.
Ramazan ile Fatik birbirlerine kimsenin görmeyeceği şekilde sarılırlar. Bir iki dakika da olsa hasret giderirler. Ancak Fatik ağlamaktan konuşamaz ama ağzından şunlar çıkar: ‘Pelit ağacına sen yokken ant içtim, sen bekle, belki bunu ağaç dile gelir de sana söyler.’ Hızlıca uzaklaşır Ramazan’dan.
Günler böyle hüzünlü, duygulu ve belirsizliklerle dolu geçerken Ramazan’ın aklına Adanalı asker arkadaşı Efe düşer. Asker ocağında çok samimi olmuşlardır. Efe bir ara Ramazan’a narenciye bahçeleri ve Man kamyonlarının olduğunu, bununla Adana’dan Ankara’ya ve İstanbul’a sebze meyve taşıdıklarını anlatmıştır. Hatta bir ara tezkereden sonra babasıyla konuşabileceğini, ehliyet almasında yardımcı olabileceğini hatta babasının arabasında şoför olabileceğini söylemiştir. Efe’nin daha altı ayı vardır tezkere almaya. Ramazan’ın bulunduğu yerde acemi birliğini çıkarmıştır Efe, Ramazan ona çok yardımcı olmuş, onun zenginliğinden faydalanmayı hiç düşünmemiş, hep onurlu davranmıştır. Bazı günler Efe’nin yerine gece nöbetleri bile tutmuştur. Efe’nin efendiliğini, samimiyetini ve o Adanalı tavrının altındaki vicdanını çok sevmiştir. Askerliğini yapanlar bilir, acemi birliğinde bir tanıdığın olması, birinin sana bir çay bile alması dünyalara bedeldir.
Ramazan tüm bunlara güvenerek gider Adana’ya, bulur Efe’nin babasını. Ramazan köydeki arkadaşlarına Adana’ya gidişini şöyle anlatır. ‘Gerçekten Efe’nin anlattıklarının fazlası var, eksiği yoktu. Efe’nin babası Adana’nın saygıdeğer tüccarlarından, herkesin sevdiği bir insan. O gün akşam yedik, içtik sohbet ettik, oradan Efe’ye mektup yazdım. Başka iletişim aracım yok çünkü. Sabah saat beşte karpuz tarlasına gideceğimizi Efe’nin babası söylemişti akşamdan. O sabah erkenden, güneşin doğmasına iki saat kala tarlaya
N E H İ R D E N K Ü L T Ü R S A N A T V E E D E B İ Y A T B Ü L T E N İ gittik. Tarlada kırmızı renkli Man kamyona karpuz yükleniyordu. Gün doğmadan karpuz işlemi bitmiş, şoförün yanında ben de muavin olarak yola koyulmuştum.
Yükümüz İstanbul’a idi. İstanbul’a 18 saat sonra, sabah ezanından iki saat önce meyve, sebze haline girdik. Daha geç kalırsak meyve haline girilmez, götürdüğümüz karpuzları da tüccar satamaz, elinde kalırmış. Karpuzları indirdik, paramızı aldık, tekrar Adana’ya aldığımız hafif bir iki parça yük ile yola revan olduk.
Şoför Hüseyin abi ile çok iyi anlaştık. Yolda yemek yedik, molada çaylar içtik. Hatta Hüseyin abi bana ehliyet aldığımızda kendisinin dinlenmek istediğini ve bu arabanın şoförünün ben olacağımı söylediğinde çok sevinmiştim. Hüseyin ağabey hiç uyumamıştı. Yolda ben aşağıda bekledim, o arabanın içinde iki saat uyudu. Sonra kalktık, yolumuza devam ettik. Arabanın teybindeki kaseti açtığımda ‘Yol ver dağlar, yâre gidelim’ türküsünü duydum, çok duygulandım, aklıma sevdalım Fatik düştü. Bir yandan da Hüseyin abinin içinde olduğum duyguyu anlayıp anlamadığını öğrenmek için bir soru sordum. Bir iki defa ‘Burası neresidir?’ diye Hüseyin abiye sorduğumda ses gelmedi ondan. Yüzümü ona çevirince direksiyonun üzerinde başını gördüm. Sonra çok büyük gürültü duydum. Gözümü açtığımda kolumda serum şişesi, bir hemşirenin ‘Dayan, az kaldı.’ dediğini, doktorla şoförün arasındaki konuşmadan Hüseyin ağabeyin de yaralı olduğunu anladım.’
Yoğun bakımda Ramazan gözünü açtığında kolundaki serumu, başındaki hemşireyi ve camın arkasında Efe’nin babasını görür ve hastanede olduğunu anlar, çok sevinir sağ kaldığına.
Bir hafta sonra Efe’nin babası taburcu edilen şoför Hüseyin’i bir otobüse bindirir, Adana’ya yolcu eder. Ramazan’ı da kendi arabasına alır, doğru giderler Ramazan’ın köyüne. Ramazan’ın ailesi, köylüler ve Fatik Ramazan’ın sağ salim geldiğini görür, duyar ve çok sevinirler. Ramazan’ın babası otuz koyunun üçünü Ramazan için kurban eder. Köyde herkes çok sevinir, Ramazan’ı ziyarete gelir. Fatik’in annesi de Ramazan’a ziyarete gelenlerin arasındadır. Ancak Fatik gelemez, Ramazan’ın sağlık haberlerini annesinden alır.
Efe’nin babası, Ramazan’ın yanında o gece misafir kalır. Geç saatlere kadar sohbet edilir, konuşulur. Bir ara Ramazanı’n sevdiği kızın babası ile kardeşinin başına gelenler de sohbet arasında anlatılır. Efe’nin babası bu meseleyi derinlemesine dinler. Kendi kendine düşünür ve bu haksızlık karşısında vicdanına seslenir, bir şeyler yapmalıyız, der. Fatik’in annesi ve amcaları ile görüşmek ister; gider Fatiklerin evine, Fatik’in amcaları ile durumu görüşür. Fatik, amcaları ve annesi çok sevinirler; hapiste yatan yakınlarına bir umut ışığı doğmuştur.
Efe’nin babası Adana’daki avukatlarına durumu bildirir. Avukatlar hemen dosyaları inceler ve çobanı öldüren merminin Fatik’in babasının ve kardeşinin silahlarından çıkmadığını otopsi raporu ile ispat eder. Üç ay sonra hapistekiler beraat
S A Y I 1 0 – K A S I M 2 0 2 3 eder ve köylerine gelirler. Ramazan da bu arada sağlığına kavuşur. Yine bazı akşamlarda pelit ağacının altında Fatik’i ile buluşurlar.
Fatik’in babası ve amcası belli bir süre sonra Adana’ya Efe’nin babasına teşekkür için giderler. Efe’nin babası çok mutlu olur, onlar Adana’dan dönerken kendisinin de köylerine geleceğini hem Ramazan’ı ziyaret edip hem de hayırlı bir iş için kendilerine uğrayacağını söyler.
Fatik’in babası ve amcası başımız gözümüz üstüne beyim, sizi ağırlamak köyümüzde evimizde misafir etmek bizim için şereftir, biz sizin hakkınızı nasıl öderiz, derler. Vedalaşır ve ayrılırlar. Adana garajından bindikleri otobüs ile düşerler yola. Tabii ki yolda, Fatik’in babası ve amcaları durumu anlarlar. Bey, hem ziyarete gelecek hem de Ramazan için Fatik’i bizden isteyecek diye düşünürler.
Fatik’in babası der ki: ‘Ben büyük konuşmuşum, dünya dünyadan geçse Ramazan’a Fatik’i vermem, diyordum. Ancak dünya, dünyadan geçmedi, bizim başımıza onca işler geldi; dar günümüzde küçük gördüğüm, fakir gördüğüm, hor gördüğüm Ramazan ve ailesi bizim kaderimizin değişmesine vesile oldu. Beni Allah affetsin! Söz veriyorum bir daha büyük söz etmeyeceğim, kızım Fatik’i de eğer kardeşlerim sizler de uygun görürseniz Ramazan’a vereceğim.’ der. Zaten Fatik’in anası, ‘Be herif, bu sevdalıları birbirinden ayırmak iyilik getirmez, başımıza felaket getirir; kızının gönlü Ramazan’a düşmüş, yine de sen bilirsin ama ayırma bu çocukları.” diye defalarca söyleyip durmuştur.
Bir hafta sonra Efe’nin babası gelir Ramazanların köyüne. Yine güzel bir ağırlama yapılır Adanalı beye. Fatik’in babasına el altından haber gönderilir. Fatik’i Ramazan’a istemeye geleceği söylenir. Tüm adetler yerine getirilir. Allah’ın emri, peygamberin kavli ile Fatik kız Ramazan’a istenir. Hayırlı haber köyün içinde duyulur. Düğün hazırlıklarına başlanır. Düğün günü Efe’nin tezkeresinden bir hafta sonraya kararlaştırılır. Çünkü Ramazan, düğününü Efe’nin tezkeresinden sonra yapmaya söz vermiştir. Düğün günü gelir üç gün üç gece davullar, zurnalar çalar, köyde silahlar atılır, içkiler içilir. Son gün köylüler toplanır damadın evinin önünde, davul zurnalar çalınır yine, gelin alayı yola düşer, silah sesleri arasında kız tarafına gelin almaya. O zamanlar erkek tarafı, damat ve arkadaşlarıyla kız evine giderler. Davul zurna öndedir. Gelin, süslenmiş bir ata bindirilir. Damat, atın önündeki seyislerle yürür erkek evine doğru. Her şey geleneğe uygun yapılır. Fatik’i bindirirler atın üstüne, düşerler Ramazanların evinin yoluna. Yalnız Fatik’in bir isteği vardır: Pelit ağacının altından geçmek. Kırılmaz Fatik’in isteği. Düğün alayı o tarafa doğru yönelir. Fatik’in bu isteği de yerine getirilmiş olur. Gelin iner damadın ellerinde atın üstünden, gelinlikle gelip kefenle çıkacağı evine.
Yıllar gelir geçer. Ramazan ile Fatik’in dillere destan aşkı üç çocukla taçlanır.
N E H İ R D E N K Ü L T Ü R S A N A T V E E D E B İ Y A T B Ü L T E N İ Ramazan işinde gücünde, Fatik ise evi çevirmekle meşguldür. Bir gün köye gelen kara haber Fatik’i ve üç çocuğunu yasa boğar. Ramazan pelit ağacının oradaki virajı alamaz, trafik kazasında çocuklarını yetim, sevdalısını dul bırakır. Yokluk, yoksuzluk da cabası tabii. O üç çocukla ne yapacaktır Fatik? Çocuklarına sahip çıkmaktan başka yol yoktur. Ocağı tütsün diye didinir durur bizim Fatik gelin. Ailesinden de destek göremez, zaten araları açıktır. Zira Fatik gelin çok gururludur, kimseye bir şey bildirmez, söylemez, söyleyemez. O yıllar yokluk yılları, herkes aynı dertle uğraşmaktadır. Fatik, bir gün kaybolan koyunu bulmak için köyün ilerisindeki tepenin arkasına gider, koyunu bulamaz. Akşam olmak üzeredir, hava kararmaktadır. Yoluna iki kişi çıkar, Fatik dağlara taşlara bağırır, duymaz kimse sesini, olanlar olur.
Akşam karanlığında evine gelir, çocukları annelerinin o hâlini görür; merak eder, sorarlar. Fatik gözyaşlarını içine akıtır. Nasıl söylesin başına gelenleri? Kurtların yolunu kestiğini, çalılara takılıp giysilerinin yırtıldığını söyler. Çocuklar uykuya geçer ama Fatik için o gece hiç bitmez. Gönlüne güneş doğmaz bundan böyle. Sabah çocuklarının gözüne bakamayacağına düşünür. Çocukları derin uykuya geçtiğinde sessizce kalkar, bir tencere dolusu tarhana çorbası yapar. Çocukları akşamdan aç yattıkları için sabah içerler diye. Çıkar evinden, çıkmadan önce döner, üç yavrusuna bir daha derinden bakar, çocuklarının kokularını içine çeker; seherin alacakaranlığında kimsesiz sokaklarda hızlı hızlı gider pelit ağacından tarafına. Ve… Bir daha kardeşlerim ve ben hiç görmedik Fatik anamızı.”
Orhan amcanın gözlerinden yaşlar hızla yağan yağmur taneleri gibi dökülmeye başlar. Biz, dehşete düşmüş iki arkadaş, şaşkınlığımızı ve merakımızı gizlemeye çalışırız. Fazla sürmez merakımız Orhan amca: “İşte, şimdi anladınız mı o ağaç neden kanlı pelit ağacıdır?” İVME EĞİTİM KURUMLARI YÖNETİM KURULU BAŞKANI
Bu yazı, Nehirden Kültür Sanat ve Edebiyat Bülteni’nin 10. sayısında, Kasım 2023 tarihinde yayımlanmıştır.