Doğaya İnat Yaşamalıyız, Hatice Eğilmez Kaya

Anadolu coğrafyasının önemli bir bölümü deprem kuşağında. Binlerce yıldır bize yurt olan ülkemiz fay hatlarının üzerinde bir o yana bir bu yana savruluyor. 6 Şubat depremi gecenin bir yarısında vurdu on binlerce insanımızı. Hepsi öylesine korkunç bir sarsıntı karşısında uyanmış olmalılar. Fakat ne yazık ki çoğu kaçamadı. Anne babaları evlatlarından, evlatları anne babalarından, eşleri birbirinden acımasızca koparan ölüm en soğuk haliyle girdi evlerden içeri. Bizler uzaklarda, rahat ve sıcacık yataklarımızda uyuyorduk. Kimimiz anında, kimimiz sabahın erken saatlerinde öğrendik başımıza gelen felaketi. Önce ne olup bittiğini anlayamadık, gün ışımaya başladıkça biz de derin bir kedere uyandık. Sanki dizlerimizin bağı çözülmüştü, sus pus olmuştuk. Deprem bölgesinden gelen ağıtlarla, ağlayışlarla, feryatlarla sarsıldık. Dünya üzerinde yaşanmış sayılı felaketlerden biriydi yaşadığımız.
Depreme tanıklık eden bir arkadaşım, karşısındaki “Sanki yer kocaman bir haykırışla ağzını açmıştı ve hepimizi içine almak istiyordu” diye tanımladı. Dakikalarca süren, hiç bitmeyecekmiş sanılan dehşetli bir sarsıntı. Yer yerinden oynadı; dağlar kavuştu ve ayrıldı, yine kavuştu yine ayrıldı. Çoğu ovalarda kurulmuş çok katlı evler tuz buz oldu. Hangi can dayanır, nitekim dayanamadılar da… O anda ölenler, günlerce toprak altında kurtarılmayı beklerken umutsuzca ve tarifsiz bir acıyla gözlerini enkaza yumanlar… Geride kalanlar ise bir ömür içlerinde taşıyacaklar ortak bir hüznü.
Daha fazla tarif etmeyeceğim, edemem de zaten. Doğa bir kez daha insanla olan savaşını kazanmıştı. Doğaya rağmen ev kurmak, doğaya inat yüksek ve temelsiz binalar inşa etmek. Bu inşaatlardan kazanç sağlamak, çoluğunun çocuğunun nafakalarını haksız elde edilen parayla kendi evine taşımak… Yüzlerce, binlerce, hatta on binlerce halkası olan bir hatalar zinciri sayısı henüz belirlenememiş toplu kıyıma neden oldu. Ülkede kesif mi kesif bir yas havası. Elbette yardım edenler; acıya merhem olmaya, can kurtarmaya çalışanlar. Kalplerindeki sıcaklıkla depremzedeleri ısıtmak, doyurmak için çaba harcayanlar… Gün birlik ve kardeşlik günü. Depreme karşı hazırlıklı olma sınavında sıfırın altında not alan bizler, yardımlaşma konusunda her zamanki gibi inanılmaz işlere imza attık. Yurt dışından gelen iyilikseverleri de unutmamalıyız. İyilik evrenseldir kuşkusuz.
Kimilerimiz, gerek bu kadar ölüme neden olan hataları, gerekse deprem sonrasındaki yapılan bazı yanlışlıkları eleştiriyoruz. Eleştirmek hakkımız da. Bölücülük, ötekileştirme değil bu tepkimiz. Can yangınımızın, derin kederimizin doğal tepkilerinden biri. Belki uzun yıllar devam da edecek haykırışlarımız. Eleştirilerimiz devlete ilişkin olarak değerlendirilemez. Devlet millettir, devlet halktır; tek insan değildir, tek zümre değildir, tek parti değildir. Devlete, millete halka hiçbir şey denmez; diyemeyiz. Fakat hepimizin canı yandı. Sorumlular ortada dolaşırken susmak olmaz. Eskiler üslubu beyan aynıyla insan diyorlar. Herkes kendi üslubunca konuşuyor. Üslup düzgünlüğü ve insanlık diliyorum konuşanlar için. Bakınız Japonya da bizim gibi bir deprem ülkesi. Orada yıkım ve can kaybı olmuyor. Bizde neden olsun? Sorumlular hem yargıda hem de halkın vicdanında sorgulanmalı. Başka bir ülkede bu kadar can kaybı yaşansa insanlar susar mıydı, kaderimiz buymuş der miydi? Depremden sonra bir afetzede “biz öldük, başka yerlerde de olacakmış ne olur onlar ölmesin, onları kurtarın” diye ağlıyordu. Bütün illerimiz tehdit altında. Yine on binlerce ölelim mi, onlar ölünce yine ağlayalım mı? Bu soruna çözüm bulmadan susmak inancımıza da insanlığımıza da aykırı.
Konuşan dillerimiz değil, kalplerimiz! Kalp hokkadır, dil kalem… Ben kalbin rehberliğine ve vicdanın orada yerleştiğine inanırım. Elbette arı duru, evimiz eşiğimiz gibi temiz tutmamız gereken kalbimizden söz ediyorum. Eskiler kalp / gönül ehli derlerdi. Haramla kirlenir kalp; olumsuz düşünce, art niyetle de… Sürekli çirkin ve kötü olana bakmakla da kirlenir. Kitaba, çocuğa, çiçeğe, ağaca, kuşa, dağa, denize, akan suya, göğe… bakmak ise iyi gelir. İşte o kalplerle bulmalıyız yolumuzu. Elbette bilimin rehberliğinde, hurafelere dönüp bakmadan yetiniyoruz gökyüzündeki kuşların uçup gitmesini ya da geri dönüşünü, kurumuş yaprakların ayaklarımızın dibine dökülmesini, baharda çiçeklerin açmasını da öyle.
Beyaz kanatlı, kâğıttan bir turna, kendisini canlı sanıyor. Sanki buğulanmış pencere açık unutulsa, kendisini tek hamlede dışarı atacak, çığlık çığlığa sürüsünün peşine düşecek. Kanatlarının zemheri yağmurunda erimesine bile aldırış etmeden.
İnsanlı dünya çoktan kirlendi. Bulutlar toprağa inmekte acele etmez oldu. Ağaçlar, ırmaklar git gide kuruyor. Doğadaki müthiş döngü, ritmini yitirdi yitirecek.
Yine de umut her zaman var. Günlerdir beklediğimiz yağmurlar olanca albenileri ile boy gösteriyor. Yitirdiğimiz bir oyuncağı kanepenin altında bulmuş gibiyiz. O eski kırkikindilerin tumturaklı melodisi çalıyor dışarıda. Ezberlenen hayatın köklü bir dostu dönüp duruyor benim de belleğimde:
“Yağmur yağıyor / Seller akıyor / Arap kızı camdan bakıyor!” Ah ne yazık ki bu çocukluk tekerlememiz bile köle kızların kederli öyküleriyle yoğrulmuş.

2. sayıdan

Similar Posts

  • gökyüzünde

    Gece yarısı yıldızları seyrederkenSeni gördüm gökyüzünde birdenHayal mi gerçek mi bilmemTutmak istedim o an elindenKızdın bana anidenYıldızlara beni anlattın nedenSanki beni çağırdın gökyüzündenanladım dönmüyor hiç gidenSerap bu gözüme gözükenSeni istedim sensizim neden?Bekliyorum geleceksin anidenKalbim duruverir belki birdenSen gökyüzünden inerken 6. sayıdan

  • T SÜTUNU VE HATIRLAMAK

    Zamanla unutulur ve bir anda unutmuş olur insan, sonra da kendinden emin bir tonla unuttum der veya olandan habersizce unutmuşum diye şaşırır. Unutma sürecindeki bir andayken unutuyorum dediğinde insan, iradesinin gücüne mi işaret eder, durumunun çaresizliğine mi? Bir kişi isterse kendi kendine unutabilir mi ya da insanlık olarak neyi unutup neyi hatırlayacağımıza karar verebilir miyiz?…

  • |

    ŞARKILARIMIZ, TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ – II, Hasan Tahsin Deda

    Nehirden Dergisi’nin Mart-Nisan 2026 sayısında yayımlanan yazı dizimizin ilk bölümünde de yer aldığı üzere, yaşanmışlıklarımızın bir yansıması olarak kalbimizde hissedilenler; önce sözlere, sonra notalarla yoğrulup nesiller boyu unutulmaz eşsiz musiki eserlerine dönüşerek, nesilden nesile aktarılarak iz bırakan şarkılarımız ve türkülerimiz olurlar. Yıllar boyu doyumsuzdurlar ve her seferinde aynı duygu, aynı hazla dinler ve eşlik ederiz….

  • |

    Zaman Taşı, Rüzgar Çolak

    Rüzgâr, Uzay ve Tuğra gittikleri müzede; fanusun içindeki siyah göktaşını incelerken; hızla yanlarına gelen Kara Şimşek’in fanusa çarpmasıyla içindeki göktaşı dışarı fırladı.Kara Şimşek, göktaşını havada kapmasıyla birlikte hepsi bir anda zaman tünelinin içine girdiler.Zaman tüneli içinde sırasıyla; Dinozorlar Çağına, Mustafa Kemal’in başlattığı Kurtuluş Savaşına, Korsanlar Diyarına ve gelecek zamanda; 2045’te Bir Güne gittiler. Gittikleri yerlerde;…

  • hayat neden bir kâr-hane

    Son zamanlarda yeni çıkan kitabımın adıyla alakalı okurlarımdan ve takipçilerimden sayısız mesajlar alıyorum. Kısa bir süre önce, Edebiyat Günleri kapsamında gerçekleştirdiğimiz imza günümde, değerli bir okurum bana şu soruyu yöneltti, “Hayat neden bir kâr-hane ve bunun hiç mi bir zarar-hanesi yok?”.Öncelikle kendisine sorduğu bu güzel soru için çok teşekkür ediyorum ve benim için önemli olan…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir