Merhaba 2, Kamil Akdoğan

Bildiğmiz depremlere hiç benzemeyen bir sarsıntıyla vurulmamızın üzerinden bir aya yakın bir zaman geçti ve bu satırların yazıldığı sıralarda kaybettiğimiz can 40 bini aşmıştı. Kimi resmi açıklamalar “artık ümit kalmadı” derken, başka resmi açıklamalar enkaz altında hâlâ 100 binden fazla insanımızın kaldığını söylüyordu. Çok iyi biliyorduk ki enkaz altında kalan sadece yüz binlerce insanımız değildi. Zaten istatistiklerin, rakamların resmi cinsinden olanlarına güvenin tükendiği bir dönemde yaşıyorduk ki kaybımızın çok daha fazla olduğunu anlamak için hesap makinelerine ihtiyacımız yoktu. Sözle birlikte biten pek çok şey vardı. Evet deprem fiziksel olarak da gördüğümüz, duyduğumuz en büyük depremdi, “yüzyılın felaketi”ydi ama bu kadar kaybın kader olmadığını gösteren binlerce binanın çöküş nedeni ya da binlerce ihmal enkazların altından da üstünden de görülüyordu. Kimi zaman toza dönüşmüş kalıntılar arasında hiç olmaması gereken bir deniz kabuğuna bürünmüştü suçun delili, kimi zaman yer açmak için bir taşıyıcı kolonu kesen açgözlülüğe, kimi zaman onları görmezden gelen bir “denetim”e…

Sadece yıkılan ya da hasar gören on binlerce bina değil, ayakta kalmayı başaran ama bilimin namusuyla hayata geçirilmiş birçok yapı minicik sıyrıklarla atlatmıştı depremi..

Depremlerin sık yaşandığı bir coğrafya olduğumuzu bilmeyen yoktu. Depremlerin nerelerde ve hangi şiddette yaşanacağının sadece zaman sorunu olduğunu da bilmesi gereken herkes biliyordu. Ama bütün bunlar bilindiği halde peş peşe çıkarılan ve müjde diye sunulan imar afları vardı. Uymamak için her şeyin yapıldığı yönetmelikler sadece mevzuatlarda ya da dosyalarda kalmıştı. Liyakatın çoktan unutulduğunu da hepimiz biliyorduk ama ne kadar yaşamsal olduğunu da demek ki hiçbirimiz yeterince anlatamamıştık. Anlatmış olsaydık en azından depreme müdahale çok daha layıkıyla yapılır, kayıplarımız da bu kadar olmazdı.

Geçen zaman boyunca biz de tüm duyarlı yurttaşlar gibi depremzedelerin yanına koştuk. Kimi zaman oyuncak olduk, kimi zaman kitap olduk, kimi zaman öykü, olduk, kimi zaman şiir… Olmaya da devam edeceğiz.

Saygılar, sevgiler, selamlar

2. sayıdan

Similar Posts

  • Özlem, Alev Atılgan

    İçimde köpürüp taşanbir özlem eskiye dairne zaman kapasam gözlerimidipsiz karanlıklardanyıldızlar yağardolanır sevdalı bir rüzgardallarında çamlarınodam deniz kokargitar çalar sahilde, yalnız bir çocuk susar denizmartılar susar Sarmaşık sokak çamlı bahçehani hep özlediğim o ahşap evdeuyuyup kalmışkenşiir defterim elimdeannem gelir usulcaüstümü örteralnımda sıcak nefesihep on sekizimdene zaman kapasam gözlerimi.. 38. sayıdan

  • O Güzel Atlar

    Çayyolu-Yaşamkent’te ülkede her okur-yazarın yakından tanıdığı, okuyanı heyecanlandıran, haksızlığa karşı düşüncelerini geliştiren İnce Memed, Sarı Sıcak, Yer Demir Gök Bakır, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Bir Ada Hikâyesi, Teneke gibi unutulmaz romanları ile aydınlığa ve özgürlüğe sevdalı yazarımız YAŞAR KEMAL adına bir park düzenlendi.Yaşar Kemal adını yüceltmek ve sonraki kuşakların belleğine yerleştirmek amacıyla kurulan parka ünlü heykeltraşımız…

  • Yüzümden

    I. Yüzümden / Veysel ÇOLAK Beni onaracak bir şey olsaydı söylerdin bir soru bıraktın önüme ve yakıcı bir merak gece yeniden daha yırtıcı, daha canavar ısırdıkça dalgasını geçiyor sonrası paramparça. Düşünmek faydasız ölüyor güneşi görmeyen ağaç kırılmış boynu, yaprakları sapsarı bunlar olur, hayatsa dayanılmaz. Yenilerek yaşamaya alıştım hazırlandım yeniden savrulmaya yüzüme bakmamaya, unuttu demeye kayıp…

  • Uğultu, Sevgi Erol Öçal

    Kararsız ve telaşla esen rüzgarSoluğunda fırtına kokusu varOrtalığa ıslık yayarDenizlerde kükreyen rüzgar dalgalara köpük yığarKorkudan savrulur ağaçlar uğuldarGöğe fırlar incecik kumlarGri bulutlar yağmur toplarBulutları kovalar rüzgarOrtalık taru marTemizlenen gök masmavi karRüzgarın kamçısı yüzlerde patlarKaranlık gecenin soğuk yıldızları parlarİzleri siler rüzgarÇalılarda haykırıp uğuldar 39. sayıdan

  • KÜLTÜRÜN BESLEDİĞİ DÜŞÜNCE

    Nesimi, “Gülü gül ile tartarlar.” der. İnsanı da kültürü ile tartarlar. İnsanları ise biyolojik olarak aynı olsalar da birbirinden ayıran fark sadece kültürdür. İnsan doğduğu zaman biyolojik olarak insandır. Kültürel olarak insan adayıdır, henüz insan değildir. O topluluğun içinde beslendiğinde insanlaşır, yaratır, üretir. İnsan zaman içinde akıl gücüyle evrimleşerek bugünkü konumuna gelmiş, insanlık bilincine ulaşmıştır….

  • Adımızla Yaşarız

    Geleneklerimizde, yeni doğan bebekler için “Adıyla yaşasın” denilen güzel bir “temenni” dileği vardır.Bu dileğin anlamı da; adı gibi bir insan olsun, adının anlamını yaşatan bir kişi olsun, demektir. Konuya yaradılış temeline inerek baktığımızda da; Hz. Âdem, Hz. Havva, Hz. İsa ve Hz. Yahya gibi isimlerin ortak özelliğinin, isimlerinin Yaradan/ Allah tarafından verilmiş olduğunu görürüz. Buradan…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir