Nasıl Geçti Habersiz
İstanbul’un Avrupa yakasında temiz bir aile muhitinde yaşıyorlardı. Bir apartman dairesinde yaşasalar bile aslında 60’lı yıllarda yapılmış beş katlı bir müstakil evi andırıyordu bu apartman. Etrafı büyük bahçelerle çevriliydi, bahçenin hangi köşesine bakarsan bir güzellik insana yaşadığını hissettiriyordu. Bahçesinde her mevsim ayrı ayrı dikkat çeken bir detayı vardı.
İlkbahar sonunda açmaya başlayan yazınsa hayranlık uyandıran itinayla tabur gibi sıralanmış mor, beyaz zambaklar, kokulu renk renk gül ağaçları – ki bu güllerden yapmayı bilen becerikli ev hanımları mis gibi reçeller yaparlardı, kahvaltı masalarında baş köşeye konurdu çocuklar ve torunlar yesin diye, meyvelerin ağırlığından dalları sarkan kiraz ağacı, mis gibi yeşil elma, her dönem yeşil kalan çam ağaçları ile kışın tüm yapraklarını dökse bile dallarıyla heybetini her daim koruyan kavak ağaçları ve sanki sürekli bakımı yapılan yemyeşil çimler…
Apartmanda, Anadolu’dan göç etmiş memur ve küçük esnaf aileler yaşardı, neden gelmişler bu büyük şehrin karmaşasına girmişler, hepsinin bir hikayesi vardı elbette. Hayat öyle yazgı vermiş diyelim.
Binanın doğu ve batı kanadına penceresi açılan iki komşu vardı ki yıllar içerisinde birbirlerine kadim aile dostu olmuşlardı. Sokak kapılarının yan yana olması dışında sadece mutfak tarafında pencereler bu iki evi birbirine bitişik kılıyordu. Mutfak pencerelerinden bağlıydılar.
Öğle saatlerinde bu iki pencereden lezzetli kokular yükselirdi. Akşama hazırlık yapardı yılların komşusu olan bu iki kadın. İlk bakışta birbirinden çok farklı görünseler bile bu sadece dış görünüşte böyleydi. İkisinin de hayatları çok benzerdi; mesela keder vardı, kayıplar, sonra göz yaşları, sabır, biraz yokluk, ama dirayet vardı. Birinin adı Nazmiye, ama “Naz” nedir bilemeyen, hayatında hiç nazlanamamış, Karadenizli olmanın verdiği sert hatlara sahip çokca çalışkan, hiçbir işten elenmeyen bir anne ve eş. Diğeri Güler, sarışın, elaya kaçan açık kahve gözlü, Nazmiye’den farklı çok naif görüntüye sahip,ama o da isminden gelen “Gülen kişi” vasfını taşımayan sanki gülmek yükmüş, ayıpmış gibi güzel buğulu bakan gözlerinde hep hüznü görebileceğiniz yine çalışkan bir anne ve daimi eş.
Kırk dört yıl birbirlerinin hayatlarında olan bitene eşlik ettiler. Komşuda pişer bize de pişer atasözünü haklı çıkarırcasına hep bir tas yemek mutfak penceresinin birinden diğerine aktarılırdı. Yemek kokularının karışarak gökyüzüne süzülmesi gibi bazen annelerin çocuklarına bağırtıları, her evde olan türlü sesler gibi radyodan yükselen Türk Sanat Müziği nağmeleri de kulağınıza gelirdi bir evden diğerine.
Güler’in kocası, Tahsin, mutfak masasında sigarasını tellendirirken ve bulmaca çözerken bayılırdı TRT Radyo dinlemeye, iki dudağı arasına kıstırdığı sigarasıyla dönemin sanat güneşine eşlik ederdi, sigardan çatallaşmış sesiyle;
Bir demet yasemen
Aşkının tek hatırası
Bitmiyor ayrılık
Dinmiyor gönlümün
hicran hicran yarası (…)
Hep farklı şarkıları, içinde hissederek söylerdi, sanatçı repertuarı gibi onunki de çok genişti. Samsun paketi kalbinin hizasına denk gelen gömlek cebinde hep azalmış olurdu, sanki paketi hep yarım satıyorlardı, o da bile bile bu eksik sigaradan satın alıyordu. Sigaradan, kırçıllı bıyıklarının dudaklarına yakın kısmı sararmıştı. Güler hep şikayet edip söylenirdi eşine bu sigara tiryakiliğine.
Ah işte Güler’in ilk büyük kaybı, Tahsin’in onu bırakıp diğer tarafa göçüyle başlamıştı. Aile reisinin kalbi daha fazla ritimde kalamamış bırakmıştı kendini.
Hayat arkadaşının göçmesi Güler’i daha bir hüzne boğdu. Pembeye boyalı yatak odasında yatağının tam karşısında Tahsin’le olan evlenirken çekildikleri gençliklerine uzanan siyah beyaz parlak baskı, fotoğraflarıyla konuşurdu. Her gece ahşap çerçeveye bakarak “iyi geceler” derdi Tahsin’ine.
Nazmiye’nin odasındaki siyah beyaz fotoğrafta ise ailenin tümü objektife bakmış ve anı durdurmuştu. Kuzguni siyah saçları iki yanda örülü büyük kızları, bir kayıp verdikten sonra sahip oldukları oğlan çocuğu ve ilerleyen yıllarda aileye katılan biri kız diğeri erkek ikiz çocuklar ve fotoğrafa gülümsemekten çekinen Mehmet ve duru güzelliği ile Nazmiye.
Nasıl mert insanlardı o dönemin anneler ve babalar, yemeyip yediren, giymeyip giydiren.
Herkes kendince didindi iyi evlatlar yetiştirmek, ailelerine destek olmak adına.
Tahsin, yan komşusu Mehmet’e göre daha ılımlıydı, çocuklarına daha yakın davranırdı. Mehmet, Nazmiye’nin kocası, çocukluğunu zor geçirmişti. Babası o çok küçükken ölmüştü. Sevgisini gösteremezdi, çünkü tek sığınabileceği annesinden de örnek olması adına görmemişti sevgi. Aslında nasılda severdi çocuklarını ama utanırdı göstermeye.
Küçükken sevgi kırıntılarıyla yetinmeye çalışmış, üstüne bir de askeri eğitim alınca evde istemese de bir nevi askeri düzeni sürdürüyordu.
Her iki ailenin babaları emekli askerlerdi. Vatanlarına farklı illerde zorluklar içerisinde hizmet etmişlerdi, bu zorluklara doğum yıllarına göre çocukları da eşlik etmişlerdi.
Emekli olmalarıyla kurulu sabit bir düzen istemiş, emekli ikramiyeleriyle de 70 li yılların başında aldıkları kutu gibi evler ile komşulukları başlamıştı.
Türkiye’nin sürekli karışık olduğu yıllardı, ülke sürekli siyasi bir mücadele içerisindeydi ama evlerin içerisinde, çocuklar hep güvende hissettiler kendilerini. Sevgiyle yoğruldu kalpleri.
Yıllar su gibi akıp biri diğerini devirdi. Apartman eskidi, bahçedeki kiraz ağacı kesildi, çimler yer yer kurudu, Güler eşinden sonra 2 çocuğunun kaybını yaşadı, bakınca çok yorgun ve çok yaşlandı, sarı kıvır kıvır saçları bembeyaz pamuk şeker misali oldu. Artık o da Tahsin’ine kavuşmak istiyor ama hayat inatla seni bırakmam diyor.
Yan daireden ise, Nazmiye, Mehmet’i kaybetmeden onun aklındaki hatıralarını silen Alzheimer hastalığı ile uğraştı, sonunda o yıl ıhlamur zamanı geldiğinde kara toprağa verdi hayat arkadaşını. Aradan geçen sonra on iki yıl sonra da kendisi sonbaharın ilk günü gözlerini hayata yumdu.
O iki mutfak camından eskisi gibi neşeli hayat kesitleri, camdan cama sohbetler, tabak uzatmalar, sanat müziği sesleri yükselmiyor. Yemeklerin kokusu, aile masaları, mutfağın küçük balkonunda duran mevsimin ne olduğunu belli eden mevsimin meyveleri de yok artık.
Apartmandaki kapı komşusu bu iki evi yuva hissettiren noktası mutfağa bakınca ah ne günlerdi dedirtircesine sessizliğe gömüldü.
İyikiler ile bu insanları anarken ve anlatırken dillerden o meşhur şarkı dökülüyor;
Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım
Bazen gözyaşı oldu bazen içli bir şarkı(…)