HASAN BUYRUK İLE SÖYLEŞİ – 1, Nurdan Öztürk

Prof. Dr. Hasan BUYRUK

Ordu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde öğretim Üyesi olarak görev yapmaktayım. 1966 yılında Iğdır’ın Tuzluca ilçesi Kamışlı köyünde doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimini Iğdır’da tamamlayıp, 1985 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde başladığım Sanat Tarihi eğitimini 1989 yılında tamamladım. Iğdır Lisesi’nde Sanat Tarihi öğretmenliği yanında, çeşitli devlet kuruluşlarında görev yaptım. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2000 yılında başladığım Yüksek Lisans (Master) eğitimini 2002 yılında tamamlayarak hazırladığım Iğdır ve Çevresinde Tarihi-Kültürel Kalıntılar tezi ile Bilim Uzmanı unvanı aldım. 2008 yılında aynı enstitüde başladığım Doktora eğitimini 2011 yılında tamamlayarak, hazırladığım Sis’i (Kozan) Akdeniz’den Kapadokya’ya Bağlayan Kervan Yolu Kaleleri tezi ile Doktor unvanı aldım. Ordu Üniversitesinde 2013 yılında; Yrd. Doç. Dr., 2017 yılında Doç. Dr. 2022 yılında ise Prof. Dr. kadrosuna atandım. Ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış makalelerim, sempozyumlarda sunulmuş bildirilerim yanında 2006–2025 yılları arasında yayımlanmış 13 adet kitabım bulunmaktadır.

Hazırladığım Yüksek Lisans tezimde Iğdır İli’nin tamamı taranmış, tespit edilen tüm taşınmaz kültürel varlıklar kataloglanarak, bilimsel temelde tanıtılmıştır. Daha sonra söz konusu tez geliştirilerek, Iğdır Belediyesi tarafından 2006 yılında kitap olarak basılmıştır.

Çalışmalarımı daha çok Erken Hıristiyan ve Bizans Sanatı alanında yoğunlaştırdım. Bu bağlamda doktoramın da konusu olan Kilikya Bölgesinde yoğunlaştırdım. Bölgede bulunan kaleler hakkında bilimsel yayınlar hazırladım. Yine aynı bölgenin Hıristiyan mimarisi üzerine yayınlar yaptım. “Kilikya Ermenileri 2 Kale 2 Sülale”, “Adana Kalelerinde Bulunan Dini Yapılar”, “Sin Manastırı”, “Akdeniz’den Toroslara Kilikya-1 Azgıt ve Geben Kaleleri”, “Akdeniz’den Toroslara Kilikya-2 Akyol &; Göçyolu” isimli kitaplar söz konusu çalışmalardan bazılarını oluşturmaktadır.
Diğer bir çalışma alanım ise Bizans Dönemi Bakır ve Altın sikkeleridir. Bizans
Numismatiği alanında birçok makale yanında “Adana Arkeoloji Müzesinde Bulunan Bizans Altın Sikkeleri”, “Giresun Müzesi Geç Roma ve Bizans Dönemi Altın Sikkeleri”, “Amasya Müzesi Esençay Definesi” gibi kitap çalışmalarım oldu. Karadeniz Bölgesi askeri ve dini yapıları tanıtan makale ve bildiriler yanında, Bizans Sanatı içerisinde önemli bir yere sahip “Röliker”ler üzerine makaleler hazırladım. Adana, Tarsus, Silifke, Giresun müzelerinde bulunan “İçerisine kutsal olarak kabul edilen eşyalardan küçük kalıntılar ya da Gerçek Haç;tan alınmış küçük bir parçanın konulduğu liturjik eserler” olan Haç Rölikeri bilimsel bağlamda tanıtmaya çalıştım.

Ordu Üniversitesi Fen-edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Bizans Sanatı
dersleri yanında “Mitoloji ve İkonagrafi” dersleri de vermekteyim. Başta Yunan Mitolojisi olmak üzere dünya mitolojileri de ilgi alanım içerisinde yer almaktadır. Yine İkonagrafi okumalar ve değerlendirmeler konusunda öğrencilere yardımcı olmaya çalışmaktayım.

Nurdan Öztürk: Sanatın izini yıllarca süren ve bu konuda büyük bir tevazu ile ilerleyen biri olarak sizden öğreneceğimiz çok şey var. Yaşayan hafızanın silinmemesi için bu röportaj bizim için ayrı bir anlam taşıyor. Bunu bir düşünce arşivi olarak görüyoruz. Tarihimiz “ben hala buradayım” diyen eserlerle iç içe. Sizin için böyle bir mekân neresidir?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Öncelikle şahsımla ilgili düşünceleriniz için teşekkür ederim. Yine bu vesileyle zaman harcayarak, derginizde yer ayırdığınız için şükranlarımı sunarım. Sorunuza gelince: Türkiye’de özellikle de Anadolu topraklarında o kadar çok yer vardır ki; sadece “kalıntı” değildirler. Taşları, yolları, binaları, kaleleri, kentleri, tapınakları, kiliseleriyle hâlâ “Ben buradayım” derler. Binlerce yıl geçmesine rağmen yaşamaya devam eden bu mekânlar, yalnızca tarihî eser değil; medeniyet hafızasının canlı parçalarıdır. Çalışma alanım Kilikya olduğundan dolayı, ilk örnekleri bu bölgeden vermek isterim. Anavarza, Tarsus, Misis, Ayaş (Yumurtalık), Karataş, Şar Komana, Sis (Kozan), Pompeiopolis (Mersin/Mezitli), Elaiussa Sebaste (Ayaş), Silifke, Olba ve bu kentlerde yüzlerce mekân ve bölgede 150 civarında kale. Bu kentler ve barındırdıkları kaleleri, kültür varlıkları ciltler dolusu yayınlarla ifade edilir.

Anadolu’dan diğer örneklere geçecek olursak. Hattuşa: Hitit İmparatorluğu’nun başkenti. Aslanlı Kapı’dan içeri girince insan, tarihin tamamen kaybolmadığını hisseder. Anadolu’nun ilk büyük devlet aklı burada kurulmuştur. Göbeklitepe: İnsanlığın en eski anıtsal tapınak alanlarından biri. Henüz şehirler yokken burada taş sütunlar yükseliyordu. Medeniyet sandığımızdan daha eski dedirten yerlerden. Kommagene Krallığı: Anadolu’nun “ben hâlâ buradayım” diyen en güçlü miraslarından biridir. Nemrut Dağı’ndaki dev tanrı heykelleri, kartallar, aslanlar ve kırılmış taş yüzler bugün hâlâ dağın zirvesinde göğe bakıyor. Antik Antakya: Anadolu’nun en eski “yaşayan hafızalarından” biridir. Bir dönem dünyanın en büyük şehirlerinden biriydi. Roma çağında, Roma ve İskenderiye ile birlikte dönemin en önemli merkezleri arasında sayılırdı. Patara Antik Kenti: Bir zamanlar Likya Birliği’nin başkenti olan kent, meclis binası, deniz feneri, antik tiyatrosu, sütunlu cadde ve zafer takıyla, ben hala yaşıyorum diyor. Efes Antik Kenti: Mermer caddelerinde yürürken kalabalığın uğultusunu hâlâ duyabilirsiniz. Celsus Kütüphanesi, tiyatrosu ve liman yolu ile Roma dünyasının Anadolu’daki en güçlü yerleşimi. Aizanoi Antik Kenti: Belki de Anadolu’nun en “sessiz ama görkemli” kentlerinden biri. Zeus Tapınağı ve dünyanın ilk borsa yapılarından biri burada ayakta duruyor. Sagalassos Antik Kenti: Dağların zirvesine kurulmuş bir Roma şehri. Özellikle Antoninler Çeşmesi hâlâ su akıttığı için insana gerçekten “ölmemiş bir şehir” hissi verir. Termessos Antik Kenti: Torosların yükseklerinde, sarp kayalıkların üzerine kurulmuştur. İskender’in bile alamadığı kent, Öyle zor bir konumdadır ki kendi döneminde bile “ulaşılamaz şehir” diye anılırdı.

Güneydoğu’da Mardin Eski Şehir: Antik kent değil; yaşayan bir taş hafıza. Dar sokaklarında Süryani, Arap, Kürt, Türk ve Ermeni izleri üst üste durur. Evler sanki hâlâ Orta Çağ’dan konuşur. Hasankeyf: Büyük kısmı sular altında kaldı ama mağaraları, köprü ayakları ve taşınan eserleriyle hâlâ direnen bir hafıza gibi. “Kaybolmuş ama susmamış” yerlerden biri. Ani Harabeleri:“Binbir Kiliseli Şehir.” Rüzgârın sesi burada başka eser. Yıkılmış duvarlar bile yalnızlıkla konuşur. Orta Çağ’ın terk edilmiş ama hâlâ görkemli başkentlerinden. Stratonikeia Antik Kenti: Çok özel bir yer; çünkü antik kent ile Osmanlı köyü iç içe yaşar. Aynı sokakta Roma taşıyla Türk konağı yan yana durur. Olympos Antik Kenti: Ormanın denize indiği yerde antik taşlar yosun tutmuş hâlde durur. Doğa kenti yutmuş gibidir ama kent hâlâ görünür. Myra Antik Kenti: Kaya mezarlarıyla sanki dağın içine işlenmiş bir uygarlık. Tiyatrosu hâlâ güçlü bir ses taşır. Pergamon (Bergama) Antik Kenti: Bir zamanlar, bilginin, tıbbın ve mimarinin merkeziydi. Akropol’e çıktığınızda Anadolu’nun neden medeniyet kavşağı olduğunu hissedersiniz. Phaselis Antik Kenti: Likya ile Pamfilya arasında bir liman kentiydi. Agora kalıntıları, su kemerleri, hamamlar ve tiyatrosu ile kent günümüzde, terk edilmiş gibi değil de ormanın içerisine saklanmış gibi duruyor. Satala Antik Kenti: Anadolu’nun çok az bilinen ama derin bir kültür hissi taşıyan sınır şehirlerinden biridir. Günümüzde Gümüşhane’nin Kelkit ilçesi yakınlarında bulunan Satala, Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırındaki en önemli askerî merkezlerden biriydi. Tüm bu kent ve kültür mirası; Ne savaşlar yaşandı. Ne depremler oldu. İnsanlar geldi gitti. İmparatorluklar geçti. Ama biz hâlâ buradayız. Diyorlar.

Nurdan Öztürk: Her zaman sabır ve tutkuyla yol almışsınız. Sizin gözlemlerinize göre, günümüz öğrencileri geçmiş sanatı okurken en çok nerede zorlanıyor. Ya da bıkmadan keyifle ilgilendikleri dal hangisidir?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Öğrenciler çoğu zaman eserleri “tek başına görüntü” olarak görüyor, ama Sanat Tarihi aslında siyaset, din, ekonomi ve gündelik yaşamla iç içe. Bazı öğrenciler “benzer görünen ama farklı isimli şeyleri” ayırt etmekte zorlanıyor. Sanat akımlarının birbirine yakın, iç içe ve bazen eş zamanlı olması kafa karıştırıyor. Özellikle Avrupa merkezli kronoloji, bir “tek doğru hat” gibi algılanınca öğrenme zorlaşıyor. Bir eseri sadece “beğenme/beğenmeme” düzeyinde bırakıp, kompozisyon, ışık, sembol, estetik, strüktüel, teknik gibi katmanları okumak başlangıçta zor geliyor. Eski sanat çoğu öğrenciye günlük hayatından çok kopuk geliyor. Bu da motivasyonu düşürebiliyor. Öğrencilerin “bıkmadan, keyifle” ilgilendiği tek bir dal yok; ama bazı alanlar öğrenciler arasında sürekli öne çıkıyor. Genelde bu, kişinin görsel zevkine, araştırma tarzına ve kariyer hedeflerine bağlı oluyor mitoloji ve İkonografi resimlerindeki sembolleri çözmek birçok öğrenci için cazip geliyor.

Sanattan çok olayın hikâye yönüyle daha çok ilgileniyorlar. Özellikle Türkiye’de çok güçlü bir akademik alan olan Minyatür, hat, tezhip, mimari üzerine çalışan öğrenciler çok az da olsa genelde uzun süre tutkuyla devam ediyor. Bunun yanında Arkeolojiyle kesişen Sanat Tarihi çalışmalarından Antik eserler, kazılar, müze çalışmaları seven öğrenciler için çok çekici oluyor. Sergi tasarlamak, koleksiyon yönetmek ve sanat organizasyonlarıyla uğraşmak isteyenler de olabiliyor tabi. Öğrenciler, çoğu zaman belirli bir “dönemden” çok belirli bir “hikâye anlatım biçimine” bağlanıyor. Mesela biri için bir Bizans mozaiği büyüleyici gelirken başka biri Selçuklu sanatını, Osmanlı sanatının mimarisini, süslemesini tekstilini veya Bizans’ın maden sanatı, seramik veya Nümismatiğini keyifle takip edebiliyor. Bazılarıysa sokak sanatıyla yıllarca sıkılmadan uğraşabiliyor.

Nurdan Öztürk: Mitoloji her alanda (Edebiyat-sinema- tarih-politika) yerini alıyor. Sizce bizim ilgimiz yeterli mi? Mitoloji ve ikonografi bilmek, sanat eserlerini anlamak için önemi nedir?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Mitoloji; insanlığın dünyayı, doğayı, kahramanlığı, korkuları ve inançları açıklama biçimlerinden biridir. Bu yüzden yalnızca eski çağlara ait bir konu değil; bugün de edebiyattan sinemaya, tarihten siyasete kadar pek çok alanda etkisini sürdürmektedir. Özellikle modern kültürde fantastik filmler, romanlar, bilgisayar oyunları ve diziler mitolojik geçmişten yoğun biçimde yararlanmaktadır. Troy, Thor ya da The Lord of the Rings gibi eserler bunun en çok bilinen örnekleri arasındadır. Siyasette ise milletlerin köken anlatıları ve kahraman figürleri çoğu zaman mitolojik bir temele dayanır.
Biz mitolojiye tamamen ilgisiz değiliz; ancak kendi mitolojik mirasımızı tanıma ve koruma konusunda hâlâ gelişmeye açık bir noktadayız. Başta Yunan mitolojisi olmak üzere Avrupa ve Uzak Doğu toplumlarıyla karşılaştırıldığında Türk mitolojisinin sinema, akademi ve popüler kültürde yeterince güçlü temsil edilmediği görülmektedir. Her şeye rağmen bizim mitolojiye ilgimiz geçmişe göre artmış olsa da hâlâ yeterli düzeyde olduğu söylenemez. Uzun yıllar boyunca eğitim sisteminde Türk mitolojisine sınırlı yer verilmiş, daha çok Batı ve özellikle de Yunan mitolojisi ön plana çıkmıştır. Birçok kişi Zeus, Afrodit, Apollon ya da Thor gibi figürleri tanırken, Ülgen, Erlik Han veya Asena hakkında daha az bilgi sahibidir. Buna rağmen son dönemde Dede Korkut Hikâyeleri, Oğuz Kağan ve Ergenekon destanı gibi Türk kültürüne ait anlatılara yönelik ilgi yeniden canlanmaktadır. Diziler, tarihî yapımlar ve sosyal medya içerikleri de bu farkındalığı artırmaktadır.

Özellikle genç kuşaklar arasında fantastik edebiyat ve oyun kültürünün yayılması, Türk mitolojisinin yeniden keşfedilmesine katkı sağlamaktadır. Ancak Örneğin İskandinav ya da Japon mitolojisi dünya çapında tanınırken, Türk mitolojisi henüz aynı görünürlüğe ulaşamamıştır. Mitolojinin sadece eğlence değil; tarih, kültür, sanat ve kimlik açısından önemli bir miras olduğu bilinci henüz tam yerleşmiş değildir. Üniversitelerdeki çalışmaların, sinema projelerinin ve eğitim içeriklerinin artması durumunda Türk mitolojisine verilen önem daha güçlü hale gelebilir. Sonuç olarak mitoloji günümüzde yalnızca geçmişin hikâyeleri değil; kültürel kimliği güçlendiren ve sanata ilham veren önemli bir kaynaktır.

Mitoloji ve ikonografi bilgisi, sanat eserlerini yalnızca “görmekten” çıkarıp onları “okuyabilmeyi” sağlar. Özellikle Antik Çağ, Orta Çağ, Rönesans ve Barok sanatında eserlerin büyük bölümü belirli mitolojik, dini ya da sembolik anlatılara dayanır. Bu bilgileri bilmeden bir eserin estetik yönü anlaşılabilir; ancak derin anlam katmanları çoğu zaman kaçırılır. Eserdeki sembolleri çözmeyi sağlar. Kullanılan simgelerin ve figürlerin anlamını inceler. Örneğin elinde şimşek taşıyan bir figürün genellikle Zeus’u, üç başlı yaba (trident) taşıyanın Posaidon’u veya bir güvercinin saflık ve tanrının kutsallığını temsil ettiğini bilir. Bir ressam ya da heykeltıraş, mitolojik bir hikâyeyi yalnızca anlatmak için değil; güç, aşk, kıskançlık, iktidar, trajedi gibi evrensel fikirleri aktarmak için kullanır. Dönemin kültürünü ve dünya görüşünü anlamayı sağlar. Toplumun korkularını, ahlak anlayışını, Eserler arasındaki bağlantıları görmeyi sağlar. Modern sanatı ve popüler kültürü de anlamaya yardımcı olur. Bu tür okumaları sayfalar dolusu genişletmek mümkündür. Sonuç olarak mitoloji ve ikonografi bilgisi, sanat eserlerini “güzel görüntüler” olmaktan çıkarıp çok katmanlı kültürel metinler hâline getirir. Bu bilgi sayesinde izleyici, sanatçının dilini çözebilir; eserin tarihsel, düşünsel ve sembolik derinliğini daha bilinçli biçimde kavrar. Erwin Panofsky tarafından geliştirilen ikonografik ve ikonolojik yöntem kullanılarak çok iyi bir şekilde analiz edilebilir. Ancak Panofsky’nin de belirttiği gibi bunu yapabilmek için kültürel bilgi dağarcığına ihtiyaç vardır.

Nurdan Öztürk: Fazlasıyla saha çalışması yaptınız, her taş farklı bir anlam taşıyor bize bu eserlerin sadece mimari değil kültürel birikimi aktarması konusunda neler söylersiniz?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Önemli bir konuya temas ettiniz. Sanat Tarihi alanında taş, yalnızca bir yapı malzemesi değildir; coğrafyanın hafızanın, inancın, gücün ve kimliğin taşıyıcısıdır. Bir taşın seçimi çoğu zaman dönemin dünya görüşünü yansıtması bakımından önemlidir. Örneğin Göbekli Tepe’deki taş sütunlar, insanlığın ilk ritüel ve topluluk anlayışına, kültür ve inançlarına dair izler taşır. Ayasofya’da kullanılan mermer sütunları ve diğer malzemeleri yalnızca estetik amaçlı değerlendirmek yanlış olur. Zira farklı coğrafyalardan getirilen taşlar imparatorluğun gücünü ve evrensellik iddiasını da bir simgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanat Tarihi’ndeki eserleri inceleyip, değerlendirirken “nasıl yapılmış?” sorusunun yanında, “neden böyle yapılmış?” sorusunu da sormak gerekir. Çünkü mimari eserler: sadece taşların üst üste konularak elde edilen yapılar değil, taşların meydana getirdiği ahenk aynı zamanda Bir toplumun inanç sistemini, İktidar ilişkilerini, Estetik anlayışını, Teknolojik seviyesini, Günlük yaşam biçimini, Doğa ile kurduğu ilişkiyi de ortaya koyar. Bununla yetinmez gelecek kuşaklara da aktarır.

Taşın kültürel birikim taşıması şu açıdan da önemlidir: Yazılı kaynaklar kaybolabilir, fakat taş kolay kolay kaybolmaz. Bu yüzden insanlığın ortak mirası olan, tapınaklar, antik kentler, kaleler, mezar taşları, hanlar, hamamlar, tiyatrolar, gymnasiumlar, köprüler vb. geçmiş toplumların sessiz tanıklarıdır. Bir uygarlığın dili unutulsa dahi taş üzerindeki motifler, kabartmalar ve mimari düzen bize onların korkularını, umutlarını ve değerlerini anlatmaya devam eder. Geçmişten örnekler sunacak olursak eğer, Mısır piramitlerini, Devasa Yunan ve Roma tapınaklarını veya Aspendos Tiyatrosunu bir taş yığını olarak değerlendirmek mümkün müdür? Yine kendi kültürümüzden Selimiye Camii, Sultan Ahmet Camii’ daha önemlisi Divriği Ulu Camii’ Konya’daki cami ve medreselerinde görülen taş işçiliği sadece mühendislik başarısı değildir; aynı zamanda Selçuklu’nun Mengücekoğulları’nın ve diğer beyliklerin ve zirve yapan Osmanlı’nın düzen, estetik, ölçü ve manevi uyum anlayışının somutlaşmış hâlidir. Avrupa’ya baktığımızda bir Gotik katedralde yükselen taş kemerler ile şekillenmiş yukarı çekilme hissi insanın Tanrı’ya ulaşma arzusunu sembolize eder.

Taşın kültürel birikim taşıması ve önemli bir yerde durması: Yazılı kaynaklar kaybolabilir, fakat taş çoğu zaman kalır. Bu yüzden antik kentler, mezar taşları, tapınaklar, kiliseler, camiler, kervansaraylar, kaleler veya köprüler geçmiş toplumların sessiz tanıklarıdır. Bir uygarlığın dili unutulsa bile taş üzerindeki motifler, kabartmalar ve mimari düzen bize onların korkularını, umutlarını ve değerlerini anlatmaya devam eder.

Nurdan Öztürk: Yazılı tarihi düşünürsek semboller çok katmanlı anlatımlar içeriyor, dönemin altın sikkeleri üzerinden düşünürsek ya da bir kale bir kilise, sembollerin etkisi nedir sizce?

Prof. Dr Hasan BUYRUK: Teşekkürler sembolizm önemli bir konu. Bizans İmparatorluğu dönemine ait altın sikkeler, özellikle solidus, semissis, tremissis, histamenon, hexagram, tetarteron ve hyperpyron türleri yalnızca ekonomik araçlar değil, aynı zamanda güçlü birer siyasi ve dini propaganda aracıydı. Üzerlerindeki semboller imparatorluğun meşruiyetini, Hristiyan kimliğini ve evrensel otorite iddiasını yansıtıyordu. Bizans altın sikkeleri Akdeniz ticaretinde son derece güvenilir kabul edildiği için, üzerlerindeki semboller Bizans kültürünün geniş coğrafyalara yayılmasına yardımcı oluyordu. Böylece Bizans İmparatorluğu sikke ikonografisi, yalnızca estetik bir bezeme sistemi değil; siyasi propaganda, dini meşruiyet ve imparatorluk ideolojisinin görsel diliydi. En yaygın sembollerden biri haçtı. Özellikle 7. yüzyıldan sonra haç, Bizans’ın kendisini “Tanrı tarafından korunmuş devlet” olarak göstermesinde merkezi rol oynadı. Haçlı küre (globus cruciger), imparatorun dünya üzerindeki ilahi yetkisini temsil ediyordu. Basamaklı haç motifleri, zafer ve kutsallık anlamı taşıyordu. Bu semboller halk üzerinde dini birlik ve sadakat hissi oluşturuyordu. Erken Bizans döneminde sikke ikonografisi büyük ölçüde imparator odaklıydı. İmparator portresi devletin gücünü temsil ediyordu. İmparatorlar genellikle: taçlı, zırhlı, elinde haç veya küre tutar şekilde gösterilirdi. Taç, asa, küre ve askeri kıyafetler dünyevi otoriteyi simgeliyordu. Bu görseller: hükümdarın meşruiyetini güçlendiriyor, rakip taht iddialarına karşı propaganda işlevi görüyordu, halkın imparatoru yarı-kutsal bir figür olarak algılamasına katkı sağlıyordu. Daha sonraki yüzyıllarda: İsa Mesih, Meryem Ana, azizler, melekler, Kerubim ve Serafim gibi göksel varlıklar sikke tasvirlerine dâhil edildi. Bu dönüşüm Bizans’ın Ortodoks kimliğinin güçlenmesiyle ilişkiliydi. İlahi figürler artık yalnızca dini sembol değil, aynı zamanda imparatorun iktidarını destekleyen meşruiyet araçları olarak kullanılıyordu. Aynı zamanda sikkeler, halk arasında sürekli dolaşan propaganda araçları olarak kullanılıyordu. Mimari eserler belirli mekânlarda kalırken, sikkeler imparatorluğun her köşesine hatta bütün dünyaya ulaşabiliyordu. Bu nedenle sikke ikonografisi: devlet ideolojisini yaymak, dini birlik oluşturmak, siyasi otoriteyi görünür kılmak için çok etkiliydi.

Zaman içerisinde ikonografide görülen değişimlerin doğrudan siyasal krizlerle bağlantılı olduğu da anlaşılmaktadır. Örneğin 12. yüzyılda asker aziz tasvirlerinin artması, imparatorluğun militarize yapısının güçlenmesiyle ilişkilidir. Bizans İmparatorluğu’nun sikkelerde kullandığı semboller tüm dünyada etkili oldu. Bu nedenle Avrupa’daki Orta Çağ krallıkları Bizans ikonografisini taklit etti. İslam Altın Çağı döneminde erken İslam sikkeleri başlangıçta Bizans stilinden etkilendi. Dini sembollerin para üzerindeki kullanımı daha sonraki Avrupa madeni para geleneklerini şekillendirdi. Sonuç olarak Bizans altın sikkelerindeki semboller yalnızca dekoratif değildi; bunlar: dini otoriteyi, siyasi meşruiyeti, imparatorluk ideolojisini, ekonomik güveni aynı anda taşıyan güçlü iletişim araçlarıydı.

Bizans İmparatorluğu dönemindeki kalelerde kullanılan semboller; askeri, dini, siyasi ve psikolojik amaçlar için kullanılabiliyordu. Bu sembollere yalnızca süsleme anlamı yüklenmiş değildi, aynı zamanda yönetimle birlikte kalenin kimliğini, gücünü ve koruyucu inancını temsil ediyordu. Özellikle kapılar ve kulelerde sık görülen sembollerden olan; Haç motifleri, aziz figürleri ve İsa monogramları kalelerin “Tanrı tarafından korunduğu” düşüncesini güçlendirirdi. Çift başlı kartal gibi semboller, imparatorun hem dünyevi hem de ruhani gücünü temsil ederdi. Bu işaretler kalenin doğrudan merkezi yönetime bağlı olduğunu göstermesi açısından da önemliydi. Büyük taş kabartmalar, armalar ve dini işaretler düşman üzerinde korku ve saygı oluşturmak için de kullanılıyordu. Bu durum kale savunucuları için ise moral kaynağıydı. Yerel beyliklere ait kalelerde bu yerel hanedanların veya askeri birliklerin işaretleri bulunabiliyordu. Böylece kale sadece askeri yapı değil, aynı zamanda kültürel bir merkez haline de getirilmiş oluyordu. Örneğin İstanbul surları üzerinde bulunan üzerindeki haçlar ve imparatorluk armaları, şehrin yalnızca askeri değil kutsal bir başkent olduğu mesajını veriyordu. Surların Meryem tarafından kutsandığı ve asla aşılamayacağı inancı çok yaygındı. Bizans kalelerinde en yaygın olarak kullanılan Yunan haçı, Latin haçı, daire içinde haç, Malta haçı vb. haç motifleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlar, kaleyi kutsal alan gibi gösterir, askerlerin moralini artırırdı. “İlahi koruma” fikrini temsil ederdi. Yine kalkan motifleri, çift başlı kartal figürleri, İsa monogramları, Meryem ve Aziz figür ve sembollerine de nadir de olsa görülebilmekteydi. Bunların yanında bazı kalelerde görülen güneş rozetleri, spiral şekiller, sekiz köşeli yıldızlar koruma veya sonsuzluk sembolü sayılmıştır.

Bizans döneminde kiliselerde görülen semboller ve etkilerine gelince; bu konu gerçekten başlı başına ayrı bir ihtisas alanına girmektedir. Bizans mozaik ve fresko sanatına kullanılan sembol, teknik ve konular hakkında yapılmış binlerce kitap veya makale bulmak mümkündür. Ben yine de bu kadar geniş bir alanı özetlemeye çalışayım. Bizans dönemindeki kiliselerde görülen semboller, sadece süsleme amacı taşımaz; ibadet, teoloji, siyaset ve günlük yaşam üzerinde güçlü etkiler oluştururdu. Bu semboller özellikle halkın dini anlayışını şekillendiren görsel bir dil işlevi görüyordu. Öncelikle bu semboller dini öğretim aracı olarak kullanılıyordu. Hristiyanlığın ortaya çıkıp yayıldığı erken dönem ve Orta Çağ’da halkın büyük kısmı okuma yazma bilmediği için freskler, ikonalar ve mozaikler Tevrat ve İncil hikâyelerini anlatıyordu. Bir nevi semboller “görsel eğitim” görevi üstleniyordu. Kiliselerde bu durum manevi bir atmosfer oluşturuyordu.

Erken Bizans Dönemi dediğimiz evrede “Bazilika” ismi verilen devasa binalar inşa edildi. Bazilikaların üst örtüsü ahşap çatı ile kapatıldığından tüm süslemeler, apsis yarım kubbesi ve duvarlarda yoğunlaşıyordu. Dış görünüşü ile oldukça sade olan bu yapıların çoğunun içerisi bir görsel şölen havasında süsleniyordu. Kapadokya Bölgesi’nde özellikle Göreme ve Ihlara Vadisi’nde kaya oyma kiliselerinin içleri tümüyle freskolarla süslü olup Orta Bizans Dönemi’nin en güzel örneklerini barındırmaktadırlar. Yine Orta Dönem Bizans kiliselerinde Altın zeminli mozaikler, ışık kullanımı ve kutsal figürler, kilise içinde “göksel dünya” hissi yaratıyordu. Özellikle kubbedeki Pantokrator İsa tasviri Tanrı’nın her şeyi gören ve yöneten gücünü simgeliyordu. Bizans’ta din ve devlet iç içeydi. İmparatorlar kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak gösterirdi. Bu yüzden haç, çift başlı kartal ve imparator tasvirleri siyasi otoriteyi de güçlendiriyordu. Aynı sembollerin farklı bölgelerde kullanılması ortak bir Ortodoks kimliği oluşturuyordu. Bu durum özellikle Doğu Ortadoks Kilise geleneğinin yayılmasında etkili oldu. Bizans sembolizmi daha sonra Balkanlar, Anadolu, Rusya ve Avrupa’daki kilise sanatını etkiledi.

Özellikle ikonalar ve mozaik teknikleri sonraki Hristiyan sanatında temel örneklerden biri hâline geldi. Sık görülen bazı sembolleri şu şekilde sıralamak mümkündür. Haç: Kurtuluş ve fedakârlık Balık sembolü: İsa Mesih’i temsil eder. Güvercin: Kutsal Ruh. Asma ve üzüm: Sonsuz yaşam ve ruhsal birlik Altın varaklı zemin: İlahi ışık ve cennet. İstanbul Ayasofya mozaikleri, İstanbul Karye Cami Mozaik ve freskoları, Trabzon Ayasofya freskoları, İtalya San Vitale Bazilikası (Ravenna), Sant’Apollinare Nuovo, Venedik’teki San Marco Bazilikası mozaikleri, Yunanistan Osios Loukas Manastırı, Nea Moni (Sakız Adası) ve Daphni Manastırı süslemeleri. Örnekleri daha da genişletmek mümkündür. Tüm bu örek kilise süslemeleri her biri kendi içerisinde ayrı sembol ve hikâyeler barındırmaktadır. Burada 726 yılında başlayıp 842 yılında son bulan ikonoklazm, yani “tasvir kırıcı” dönemden de bahsetmek gerekiyor. Şöyle ki; bu dönem Bizans resim sanatı açısından tam bir yıkım olmuştur. İstanbul “Halki Kapısı” üzerinde bulunan Meryem İkonu’nun kaldırılmasıyla başlayan bu süreçte imparatorluğun dört bir yanında dini merkezlerde bulunan tüm resimler yok edilmiş, Bizans’ın bu dönem hafızası silinmiştir. Erken Bizans Dönemi ile Orta Bizans Dönemi arasına gelen bu süreçte Kapadokya’daki bazı kiliseler ile İtalya’daki kiliseler dışında kalan bütün dini yapılarda bulunan Erken Bizans Dönemi’ne ait resim programları ortadan kaldırılmıştır.

Devam edecek

39. sayıdan

Similar Posts

  • Oğuz Atay’la Edebiyatımızda Baba Teması

    Bir eseri okurken eserin yazarı ve hayatını araştırarak mı okursunuz? Yoksa sadece kitabınıza yoğunlaşıp kurguyu sindire sindire okumak mı istersiniz? Yazarın hayatı veyaşadığı dönem eseri için ne kadar belirleyicidir acaba? Bu soruyu kendi adıma cevaplayacak olursam; edebiyat tarihine damga vurmuş yazarların çoğunun sıra dışı olduğunu bildiğimi söyleyebilirim. Çoğu yaşadıkları karşısında olup bitene uyum gösteremeyen, ortalamadan…

  • çocukluğun gizli yeri, Sergül Gültekin

    Bir dut ağacı hatırlıyorum. O ağacın dallarına kurmuştum gizli yerimi. Bir evdeki tek kişilik koltuklardan birisini evin köşesine bitiştirerek arada kalan ufacık yerde kuruyordum kendi dünyamı. Her çocukluğun bir gizli yeri vardır, benimki bu ikisiydi. Neden yaparız bunu diye düşündüm geçen gün. Daha çocukken neden yuva içerisinde yalnızca bize ait olan bir yere daha ihtiyaç…

  • |

    ŞARKILARIMIZ, TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ – II, Hasan Tahsin Deda

    Nehirden Dergisi’nin Mart-Nisan 2026 sayısında yayımlanan yazı dizimizin ilk bölümünde de yer aldığı üzere, yaşanmışlıklarımızın bir yansıması olarak kalbimizde hissedilenler; önce sözlere, sonra notalarla yoğrulup nesiller boyu unutulmaz eşsiz musiki eserlerine dönüşerek, nesilden nesile aktarılarak iz bırakan şarkılarımız ve türkülerimiz olurlar. Yıllar boyu doyumsuzdurlar ve her seferinde aynı duygu, aynı hazla dinler ve eşlik ederiz….

  • İLETKEN

    Acıma bana kurban olamYalnız beni duy başka bir şey istememMektup yaz sayfalarca beni anlatanBazen sevgi dolu, bazen de sitem… Kadeh kadeh bakma gözlerime öyleSızlatma içlendirme beniYalanda olsa sevdiğini söyleÜzme, tutsağın olan kalbimi… Beni gör, beni anla, beni öldürNedenini sorma bu karamsarlığınBir tren olmuş alın yazımBeni sana ve yalnızlığa götürür… 14. sayıdan

  • Sevdiğim

    Ne haldeyim gurbette,Bilen var mı sevdiğim.Gözümden akan yaşı,Silen var mı sevdiğim. Yürüdüğüm yollardan,Geçen var mı sevdiğim.Sen de Allah kulusun,Diyen var mı sevdiğim. Çınar iken kurudum,Gören var mı sevdiğim.Aşkının hesabını,Veren var mı sevdiğim. Acı dolu kalbime,Merhem var mı sevdiğim.Boşa geçen ömrümde,Vefa var mı sevdiğim. Şu yalancı dünyada,Kalan var mı sevdiğim.Kendinin selasını,Duyan var mı sevdiğim. 5. sayıdan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir