Maviş

Kim bilebilirdi ki o masmavi gözleri olan çocuğun hayatının nasıl olacağını. Daha annesinin karnındayken sıkıntılarının başlayacağını. Çevresindekilere gülücükler saçan, etrafındakilerle kolayca kaynaşabilen, sevimli maviş gözlü bir çocuktu o. Onu görenler mutlu, o da gördüğü kişilerle mutluydu. Maviş’e anne ve babası “Haydi bakalım anaokuluna gitme zamanı geldi,” dediler. “Gidelim,” dedi içinden ama “Uyumak ve çocuklarla oyun oynamak istemiyorum,” diye ekledi. “Neden haydi uyku vakti, haydi oyun vakti” diyorlar? Anaokuluna gitmek onu mutsuz etmişti çünkü o tek tabanca takılmak istiyordu.
Annesi artık onu sürükleyerek anaokuluna götürüyordu. Maviş’in anası, annesinin de anası ağlıyordu. Bu işkenceye altı ay dayanabildiler. Eğer üç ay daha gitseydi bilin bakalım Maviş de annesi de kaç doğuracaktı? Gelelim ilkokul zamanına. Sınıf öğretmenini bir gördü ve içinden “Eğer gözlerim olsaydı ela, olurdu başıma bela,” dedi; gözleri maviydi ama başına bela olmuştu. Öğretmeni Maviş’in ailesine arkadaşları tavsiye etmişti ama öğretmen Maviş’ten çok şikâyet ediyordu. Maviş’in karnesini gören annesi “Oğlumun notlarının hepsi neden zayıf acaba?” diye sordu kendisine. Ve geldi çattı veli toplantısı. Öğretmeninin gerçek yüzünü orada gördü. “Bu çocuk tembel tenekenin teki, tahtadaki yazanları bir türlü yetiştiremiyor, sizin çocuğunuz aptal olmalı,” gibi aşağılayıcı sözler söyleyiverdi. Annesi de eve döndükten sonra Maviş’e sorular sordu. “Dersteki soruları çözebiliyor musun, öğretmeninden memnun musun? Maviş de “Evet soruları çözebiliyorum ama öğretmenim bana çok kızıyor,” dedi. Annesi okul defterine baktı. Maviş meğerse sadece soruları yazabiliyordu. Sürat ve konsantrasyon sıkıntıları vardı. “Haydi zeka testine,” dediler. Zekâsı normalin de üstündeydi. Neden böyle sıkıntıları var ki, diye düşünmeye başladı anne ve babası. Maviş’in ailesi maddi durumunu toparladıktan sonra onu bir özel okula başlatma kararı aldılar. 5. sınıfı özel bir okulda okutmaya başlattılar. Notları yükseldi, öğretmeni onu, o da öğretmeni çok seviyordu gelgelelim konsantrasyon ve hız konusunda bir değişiklik olmadı. Maviş’in en önemli isteği öğretmeninin ona temiz kalpli bir anne gibi yaklaşmasıydı. Yeni öğretmeninin ilgi ve hassasiyeti sadece Maviş’e verdiği iyi puanlar değildi. Maviş eğitim hayatında ilk defa takdir aldı. Ama hayatında ilk defa takdir aldığı için takdirin ne olduğunu bilmiyordu.
İlkokuldan mezun olmadan iki ay önce Nisan ayında Maviş’in dişleri kenetlendi bilinci gitti ve ciddi bir kriz geçirdi. Öğretmeni ailesine bu durumu iletip acilen okula gelmelerini söyledi. Kısa bir süreden sonra Maviş’in bilinci açıldı fakat o hiçbir şeyin farkında değildi. Ailesi çok endişelenmişti. Fakat sular duruldu Maviş bir daha böyle bir olay yaşamadı. Ta ki Mavişin anneannesinin o çok sevdiği Didim’deki yazlığında Haziran ayında Maviş’te yeni durumlar başlayana dek. Sabahın ayazında titreyerek ve hıçkırarak uyanmaya başlamıştı. Yaşadıklarına Maviş de anlam veremiyordu. Titreyerek ve hıçkırarak uyanmalarını Maviş anneannesine anlattı. O da “Ya zaman zaman böyle şeyler olabiliyor,” dedi. Fakat bu durum anneannesinde şüphe uyandırdı. Maviş’in hıçkırıkları ve titremeleri arttı. Bu durumlara sol kolu da dâhil oldu. Artık Maviş her sabah uyandıktan kısa bir süre sonra hem titreyerek hıçkırıyor, hem de sol kolu hareket etmeye başlıyordu. Mavişin dayısı çocuk doktoruydu, durumu ona aktarıldı. Dayısı da Maviş’in beyninde bir sıkıntı olabileceğini, nöroloğa gidilmesi gerektiğini söyledi. Nörologlardan nörologlara koşuşturdular çünkü hiçbir tanesi Maviş’in beynindeki sıkıntıyı çözememişti. Ancak başarılı bir MR ve EEG çekildikten sonra İstanbul Cerrahpaşa Üniversite Hastanesindeki bir nörolog teşhisi koydu. Teşhisi epilepsiydi. Nörolog, ailesinden Maviş’in özgeçmişi ve yaşadığı sıkıntıları hakkında bilgi istedi. Maviş’in annesine doğum esnasında bir sıkıntısının olup olmadığını sordu. Annesi de doğum başlamadan önce kordon bağının kopmak üzere olduğunu bu sebeple doktorun acilen sezaryen yaptığını söyledi. “Kafasını çarpmadı ama 4-5 yaşlarında yatağından kalkıp anneannesinin yanında ya da bizim yanımızda uyuyordu, korkuları vardı,” dedi. İleride bu korku hissine kalp çarpıntısı hissi ve şüphecilik de eklenecekti ama Maviş de dâhil olmak üzere kimse böyle bir şey tahmin edemezdi. Nörolog, Maviş’in odak noktası beyninin sağ frontalinde, bu yüzden sol kolu hareket ediyor, konsantrasyon bozukluğu olması gayet doğal dedi. Bu teşhis koyulduktan sonra epilepsi hastalarının kullandığı standart ilaçları kullanmaya başladı. Bu Maviş’in ilaç dozunu bulma süreciydi. Ailesi, nöroloğuna “Maviş’in atakları her sabah olmaya devam ediyor,” dedi. Nörolog da ailesine eğer Maviş bu kadar fazla ilaç kullanırsa eğitim hayatı zorlaşır, demişti. Maviş’in özel okulda okuması gerekiyor denildi. Maviş’in ailesi tanıdıklarına kaliteli bir özel okul soruyorlardı. En sonunda bir özel okul buldular. Ama gene nokta atışı yapamadılar. Okulu ve sınıfında fazla sayıda şımarık çocuk vardı. Okula erken bir saatte uyanıp gidiyordu. Öğrenciler okula gitmeden saçlarını başlarını yaparken, Maviş nöbet geçirme süreci ile uğraşıyordu. Hastalığı ve kullandığı ilaçlar onu iyice ağırlaştırdı. Derslerini yetiştiremiyordu, notları çok düşüktü, yerlerde sürünüyordu. Bir İngilizce öğretmeninden özel ders alıyordu ama kısa bir süre sonra öğretmeni Maviş’ten şikâyetçi oldu ve dersleri kesti. Şikâyetin nedeni de Maviş’in çok şımarık olmasıydı. “Ben ders anlatıyorum o ise sağına soluna ya da tavana bakıyor, beni hiç dinlemiyor,” dedi. Anne ve babası Maviş’in özel durumunu öğretmene anlattılar. O da “Gittiği özel okulda İngilizce derslerinde zorlanabilir. Eğer arzu ederseniz evimin yakınında iyi bir devlet okulu var orada okusun,” dedi. Maviş zaten bu şımarık çocuklarla dolu okuldan çok şikâyetçiydi. Maviş’i bu özel okuldan alıp İngilizce öğretmeninin bahsettiği okula yazdırdılar. Bu devlet okulunda çocuklarla kolayca kaynaşabildi. Fakat Ortaokulu kenar mahallede olduğu için okula giderken çevresinde ona bakanlardan çok korkuyordu. Maviş’in bu korkusu günden güne artıyordu. Bu korkuya ileride şüphecilik de eklenecekti. Maviş okula bıçakla gidip gelmeye başlamıştı. Okuldaki aramalarda müdür yardımcısı onu yakaladı ve disiplin kuruluna gitti. Bu durum ailesine iletildi. Ailesi okul müdürü ile görüştü ve Maviş’in sağlık sorunu olduğunu söyledi. Aynı hastalık okul müdürünün evladında da vardı ve Maviş’e daha ilgili davrandı. Maviş bıçağı ile yakalanınca kendisine yeni savunma yollarına başvurdu. Önce judo sonra da jiu jitsu’ya başladı. Hatta bu judo işini abartıp okula gizlice judo kıyafetleri ile gitmişti. Hastalığından bunaldığı bir zamanda annesine “Kendimi birinci köprüden atasım var artık,” dedi. Bu cümlesinden sonra annesi onu bir psikiyatriste götürdü. Psikiyatrist ise “Maviş’in bana gelmesini gerektirecek ciddi bir nedeni yok. Akıllı bir çocuk, ayrıca mecazı ve metaforu da çok kuvvetli,” dedi. Bu üç özelliğinin faydasını ileriki yaşlarda gördü. Zaten insanlarla rahatça kaynaşabilmesi de Maviş gözlü tatlı bir çocuk olması ve bu üç özelliğiydi.
Annesi Maviş için “Bu çocuk kafasına taktığı şeyleri yapıyor yahu bakalım ileride neler neler yapacak,” diye merak ediyordu. Güzel arkadaşlıklar kurdu fakat ders notları gene felaketti. Özellikle matematik onun için bir kâbustu. Matematik için de özel ders almaya başladı. Maviş’in matematik öğretmeni “Oğlum detaylara çok fazla kafayı takıyorsun,” dedi. Esasında Maviş’in detaycı ve takıntılı oluşu hem artı hem de eksi yönüydü. Gel gelelim Maviş’in karnesinde müzik, İngilizce ve beden eğitimi dersleri hariç tüm dersleri patlaktı. Müzik derslerini çok seviyordu. En yüksek puanı müzik dersiydi. Sınıf arkadaşı Murat ile samimi bir arkadaşlığı oldu. Onunla müzik konuşup, müzik dinlemeyi çok seviyordu. Murat yarı zamanlı konservatuvara başladı. Ardından Maviş de müzik okumaya heveslendi. Konservatuvara yazılmasa da elektrogitar çalmaya başladı. Ortaokuldan mezun olmadan önce Maviş, üst kat komşusunun yeğeninin Güzel Sanatlar Lisesinde okuduğunu öğrendi. Ailesine bu lisede okumak istediğini söyledi. Sınıf arkadaşları ile kolayca kaynaşabildi ve resmen çenesi düştü dersleri kaynatır hale geldi. Onun rahatsızlığına karşı arkadaşları çok duyarlıydı. Ailesi seneler önce nöroloğuna bu hastalığı için başka bir çare var mı, diye sormuştu. Nörolog ise var, o da ameliyat, dedi ama “Maviş’in bu yaşta ameliyat olması eğitim hayatını etkiler 18 yaşından önce olmamalı,” demişti. Ve sene 2001’de Maviş annesi ile Cleveland Clinic’e gitti. Maviş’in ameliyat olabilme şansını denemek istemişlerdi. Lise arkadaşları ve ortaokul arkadaşı Murat da ona telefon açıp halini hatırını soruyorlardı. Fakat Maviş’in ilaçlarını kesmelerine rağmen nöbet geçirmediğinden dolayı paşa paşa eve döneceklerdi. Tam uçağa binecekleri gün 11 Eylül saldırısına denk geldiği için evlerine bir hafta sonra dönebildiler. Maviş için bu süreç hüsrandı. Bu ameliyatı ileride tekrar denemek istedi. İleride 2 kez de denedi. Lise süreci ise lisedeki sınıf arkadaşlarının çoğu başarılıydı fakat Maviş ise olduğu yerde sekiyordu. Klasik gitar ve klasik piyanonun kendisi için bir geleceği olmadığı görüp ikisinde de vazgeçti. Bir dostunun sözüne kulak verip caz piyanoya başladı. Fakat cazdaki doğaçlamasını başarılı bulmadı ve cazdaki swingi yakalayamadı. Ama doğaçlamayı ve bir nevi swingi başka bir alanda yakaladı. Bu alan da yazdığı kurmaca öyküleriydi. Bunların başlangıcı da bisikleti ile bir iç yolculuğa çıkması ile gerçekleşti. Bir yaz ayında cazı ona tavsiye eden arkadaşı ile bisiklet turuna çıktı, hem de şehirlerarasıydı. Bu turdan sonra Maviş tek tabanca takılmayı sevdiği için bu turları tek başına yaptı. Ve bundan sonra da tek başına yapmaya devam etti. İçindeki dertleri Marko Paşa’ya anlatamasa da bisikletine anlattı. Bisikleti ona kendi artı ve eksilerini düşünüp kâğıda dökmesini önerdi. Maviş için en önemlileri de: takıntılı olması, başarısızlığı, korkuları, şüpheci olması ve hastalığı.

Bisiklet- Takıntılı olman sayesinde beyini az buçuk öğrendin, bak hatırla. Nöroloğuna nöbet esnasında kalp çarpıntım giderek artıyor, dedin. O da beyindeki insula bölgesinden oluyor, senin odak noktan oraya yakın diye demişti. Korkuların ise beyinin amigdala bölgesinden kaynaklanıyor demişti ya. Korkuların ve insanların seni sevmediğine dair şüphelerin vardı. Nöroloğunla yaptığın konuşmayı hatırla dedi. Hani reçete yazdırmaya hastaneye gittiğinde önce beyin cerrahın Nejat hocaya uğramıştın. “Nejat hocam korku ve şüphe beynin hangi bölümünde?” diye sormuştun. Nejat hoca gülümseyerek “Oğlum gene yanlış kişiye soruyorsun, ben işin sadece tekniği biliyorum. Bu soruyu nöroloğuna, Ebru hocana soracaksın,” demişti. Sonra Ebru hocanın yanına gidip aynı soruyu ona sormuştun. Ebru hoca amigdaladan kaynaklanıyor demişti. Ebru hoca “Neden bu soruyu soruyorsun bana gerçeği söyle,” demişti. Sen de üzüntülü bir ifade ile “Hocam bu söyleyeceklerimin saçma olduğunu biliyorum ama insanların beni sevmediğine dair şüphelerim var. Nejat hoca sadece dayımın arkadaşı diye beni seviyor gibi geliyor bazen. Hatta siz bile annemin kalbi temiz, tatlı bir insan olması sebebiyle beni seviyorsunuz görüntüsü oluşuyor kafamda,” demiştin. Ebru hoca da üzgün bir ifade ile “Bu tamamen senin hüsnü kuruntun ve bunu ileride göreceksin,” dememiş miydi? Bu konuşmandan sonra da aynı lafları bir arkadaşından duydun ve ne kadar saçma olduğunu görüp bu hüsnü kuruntundan vazgeçmedin mi?
Maviş- Evet haklısın.
Bisiklet- Bu tamamen beyinin oyunu.
Maviş-Peki ya başarısızlığım, hayatım hüsran.
Bisiklet- İki defa beyin ameliyatı olmaya cesaret ettin, millet tırnağı kırılınca “vay anam vay” diye ağlıyor, düşün. Oğlum seninle kaç yüz kilometre yol yaptık, hatta bir tanesinde takla bile attın ama yolu beraber bitirmedik mi? Sen kendini başarısız mı zannediyorsun? Korkuların ve insanların seni sevmediğine dair şüphelerin de beyinin bir oyunu.
Maviş- Peki ya hastalığım?
Bisiklet- Oğlum yapacağını fazlası ile yaptın, artık bunu kabullenmen gerek. Durumun çok mu kötü?
Maviş- Hayır, gayet iyi esasında.
Bisiklet- Hah işte hayatta önce sen kendini takdir etmelisin başkalarının seni takdir etmesini bekleme. Hani bir laf vardır ya: Önce kendini takdir et, gerisini de anladın işte.
Maviş- Salla gitsin diyorsun?
Bisiklet- Aynen John Vaynen.

Similar Posts

  • Kestim Kara Saçlarımı

    4 Kasım 2015 tarihinde aramızdan ayrılan ve 1950‟li yıllardan sonra şiir yazmaya başlayan Gülten Akın, 1940 sonrası Türk edebiyatının önemli şairlerindendir. Yaşadığı dönemde Milliyet gazetesinin kitap ekinin 2008 yılında yaptığı bir anket sonucu, yaşayan en büyük şair unvanını alması onun önemini bir kez daha ortaya koymuştur. 1933 yılında Yozgat‟ta doğan şairin çocukluğu kalabalık bir aile…

  • |

    İnsan Nereye Gider, Fazlı Humar

    öpmeden çiçeğini koklamadanbağrına basmadan henüziçin için tutuşup yanarakinsan nereye gidercanının yarısını bırakarak ölümün kutsal çağındakısalır ayaklarındönüp uzun uzun bakarsınbıraksalar darmadağın aşkınıyeniden yaratacaksıninsan nereye giderhasret kurşunu ile yaşayarak sarılmak istersin delicegüzeller güzeli zeytin ağacınakurban olursun havasına suyunayememiş içmemişsindir hanivar etmişsindir yokluktansonra yer yerinden oynarsökülürsün kökündeninsan nereye gideraziz toprağından koparak kıpır kıpırbir özgürlüğe uyanırsıngüller açmıştır yüzündegökyüzüher zamankinden…

  • HAYAT KISA KUŞLAR UÇUYOR CEMAL SÜREYA

    Türk Edebiyatında ‘İkinci Yeni’ denildiğinde ilk akla gelen isim Cemal Süreya’dır. Edip Cansever, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ece Ayhan ve Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ grubun diğer şairleridir. Cemal Süreya gerçek adıyla Cemalettin Seber İkinci Yenicilerin en ağır ismidir. Metin Cengiz; Cemal Süreya İKİNCİ YENİ BİLİNCİNİN KURUCU GÜCÜ adlı kitabında onu şöyle anlatmıştır: “Özerk…

  • Merhaba 3, Kamil Akdoğan

    Çayyolu’ndaki tek yayın organı olan Nehirden Kültür Sanat ve Edebiyat Bülteni’nin üçüncü sayısı ile huzurlarınızda olmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz. İki sayı ücretsiz çıkardığımız ve deprem felaketine denk geldiği için tanıtımını yapamadığımız bültenimiz üçüncü sayıdan itibaren kültür bakanlığı nezdinde başvurusunu tamamlayarak ISSN numarasını aldı ve ücretli bir bülten haline geldi. Bu sayıdan itibaren abone kabullerine…

  • |

    GÖZÜN AYDIN

    Sevgilim, bir ömrü, seninle, aşk dolu yıllarda yaşadık,Sevgilim, koca ömrü, seninle, aşk ile paylaştık Hayat arkadaşım,Canımı adadığım,Yazdığın mektuplarda,Hoş satırlarda kaldım Şimdi geldim sana, sıla yollarından Yârim günaydın,Geldim bak, gözün aydın,Çınarların gölgesinde sokak,Küçük bir dükkan,Rengârenk çiçekler, türlü bitkiler,Dünya turu, koklayınca tütsülerini,Şırıl şırıl akan sudan,Eser, tatlı rüzgâr,El ele, iki âşık,Önünden geçer,Şarkılarını okuyanDilimde hep senin adın,Sevgim içime sığmaz,Merak…

  • Antarktika senin Antarktika Kimsenin, Seda Uslu

    “Sonunda başardın. Sonunda geldin. İşte buradasın Barkın. Antarktika’ya hoş geldin Barkın.” “ANTARKTİKA SENİN ANTARKTİKA KİMSENİN”. İlginç bir söz değil mi? Antarktika bizim ama aynı zamanda hiç birimizin.Antarktika senin Antarktika kimsenin, çocukluğundan beri Antarktika hayalleri kuran ve bunu gerçekleştirmeyi başarmış bir gezginin, Barkın Laçin Özdemir’in kitabı. Ani bir kararla yola düşüp ve yine ani bir kararla…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir